Nefretin ve ihtilalin prensesi

''Burnunun ucunda gerçekleşenlerden bile habersiz olabilecek kadar aptal; güzel kıyafetler, pahalı şampanyalar ve partilerden başka bir şey düşünmeyecek kadar sığ ve zenginliğine zenginlik katacak erkeklere bile...
Haber: NİLAY ULUSOY ÖNBAYRAK / Arşivi

''Burnunun ucunda gerçekleşenlerden bile habersiz olabilecek kadar aptal; güzel kıyafetler, pahalı şampanyalar ve partilerden başka bir şey düşünmeyecek kadar sığ ve zenginliğine zenginlik katacak erkeklere bile sadakat gösteremeyecek kadar şımarık bir sarışın..." Bu uzun ve tüyler ürpertici tanım herkesin aklına Paris Hilton'u getirse de, Oscar'lı yönetmen Sofia Coppola, belki şimdi unutulmuş ama tarih sahnesinde Paris'ten çok daha önemli bir muadilini getiriyor karşımıza: Marie Antoinette...
Daha 14 yaşında bir çocukken, ülkesinin Avrupa'daki gücü ve etkisini korumak amacıyla annesinden, köpeğinden, arkadaşlarından ve doğduğu Avusturya Sarayı'ndan ayrılmak zorunda bırakılan yalnız bir prenses, aslında bir bakıma "kendi seçmediği bir mesleği yapmak zorunda olmanın" bahtsızlığını yaşıyordu. Bir yönetim biçimi olarak demokrasinin ve uygulanış şekillerinin sorgulandığı 21. yüzyılda, zekası ve yeteneğinin vasatın ötesine geçemeyeceği daha çok küçükken anlaşılan zavallı Marie Antoinette, iki büyük imparatorluğun gücünün devamını sağlamak amacıyla bir arabulucu, bir yönetici ve hatta bir kurtarıcı olarak Fransa Sarayı'na yollanmıştı, ne büyük bir hata... Şöyle bir düşünecek olursak, pırıl pırıl pırlantalar, bembeyaz danteller içinde dünyaya gelen prensesin, o durgun aklı ile iletişim araçlarının iptidai şartları altında edindiği (-mek istemediği) kısıtlı bilgilerle çevresindeki açlığı, susuzluğu bilebilmesi çok zordu. Bu açıdan, dünyanın her köşesine istediği anda ulaşabilecek olan günümüzdeki benzerlerinin ondan çok daha acımasız ve aptal olduklarını söylemek daha doğru olur sanırım. Öte yandan, hayatlarının her yönünü ve hatta vücutlarının her santimetrekaresini bildiğimiz günümüz Marie Antoinette'lerinin hayatına kimimiz gıpta ile kimimiz bir tiksinti ile bakarken, sefaletin kol gezdiği 18. yy Fransa'sında yaşayanlar bizim kadar geniş görüşlü olamıyorlardı. Günümüz kitle iletişim araçlarından çok daha acımasız olan 18. yüzyılın fısıltı gazetesi, aptal Avusturyalı kızı, yani yabancı olanı (ötekini) Fransız İhtilali'nin en nefret edilen günah keçisi yapıyor, bahtsızca üstüne yapışan "ekmek yoksa pasta yesinler" mottosunu, günümüze kadar kalan talihsizliğin ve aptallığın klişesi olarak tarihe kazıyordu.
İktidarsız, tombul kocası, belki de kendisinden daha da başarısız yöneticiler olan adaşı atalarının günahını çekerken ve bağımsızlık savaşı veren yeni kıtanın askerlerine, oradan gelecek aykırı fikirleri hesaplamaktan yoksun aklıyla sırf İngilizlere gıcıklık olsun diye para akıtırken, aslında karısından daha tecrübesiz ve çok daha ahmaktı. Kadınların ister üst ister en alt sınıftan olsun asli görevinin değişmediği (çocuk yapmak) tüm zamanlar içerisinde Marie Antoinette, çocuksuz geçirdiği beş yıl boyunca utanç, bilgisizlik, tatminsizlik ve kıskançlık duyguları içinde, teselliyi zaten sahip olduğu lüksü ve şatafatı aşırıya kaçırmakta bulmuştu. Prenses kadar gözalıcı bir şatafat içinde olmasa da, büyük bir yönetmen olan babasının sağladığı imkanlarla her zaman dünya jet-setine yakın olan Sofia Coppola, filmin kostümlerini tasarlarken Marc Jacobs, Manolo Blahnik gibi ünlü tasarımcılara danışarak, 18. yüzyılın parti kızını günümüze uyarlamamıza yardım ediyor bu filmde. New Order ve The Cure parçaları ile sabahlara kadar dans eden, kumar oynayan ve hiç durmadan tıkınan Marie Antoinette, Luis Bunuel'in La charme discret de la bourgeoisie/Burjuvazinin Gizli Çekiciliği'ndeki doyumsuz günümüz burjuvalarına göz kırpıyor.
Şımarık küçük kadın
Ona öğretilen erdem çerçevesinde, 15. Louis'nin gözbebeği metresi Madame du Barry'nin suratına bakmazken, kendisine yakışıklı yabancı subayları âşık olarak seçmekten çekinmeyen Marie Antoinette, evlenmeden önce asla cinsel ilişkiye girmeyeceğini söyledikten kısa bir süre sonra porno kasetleri ortaya çıkan, günümüz pop-girl'lerinin ikiyüzlülüğüne de gönderme yapıyor.
Fakat onların pek çoğundan farklı biçimde çocuklarına karşı sevecen bir anne olarak Versailles'ın arsızlığından sıkıldığı ve kendini kırlara, çimenlere verdiği bir dönem de yok değil. Ama Coppola, insani ve pek çok örneğinden çok daha acınası yanını tanıttığı prensesin, duyarsız yönünü vermekten genelde uzak durmaya çalışmış. Daha çok, sevimli ama şımarık bir küçük kadın olarak resmetmiş onu. Pastel renklerle, tam net olmayan görüntülerle aktarılan, sarhoş ve sefahat halinde geçen bir rüyanın, bir hayal dünyasının bahtsız prensesi Marie Antoinette'in günümüzde yaşasaydı aynı acımasızlıkla karşılaşmayacak kadar saf olduğunun altını çizmiş film boyunca. Öyle ya, 21. yüzyıl insanı, popstarlığa soyunan, hiç durmadan sevgili değiştiren ya da Hollywood'dan ithal edilen prenseslere alışık artık. Coppola, 18. yüzyıl ile günümüzü içiçe geçirerek, tarihin en nefret edilen ama en acınası karakterlerinden Fransa Kraliçesi'ni insani ve gerçekçi boyutu ile yansıtabiliyor. Çıkarıldığı mahkemede ve hayatının son günlerinde duyarlı, erdemli ve akıllı bir tablo çizen Kraliçe'nin belki de çok yanlış bilindiği ya da yanlış zamanda, yanlış yerde doğduğu da düşünülebilir.
Güzel kıyafetler, günümüzden harika müzikler, genç ve güzel insanlar, sonu gelmeyen partiler ve küçük romanslarla dolu Marie Antoinette, titizlikle oluşturulmuş yapısı ve güzel görüntülerine rağmen gençlik filmlerine tarihi ve biraz da entelektüel bir yön katacak hoş bir film olmuş. Özellikle bir çağın kapanıp yeni bir çağın açıldığı o önemli günlere politik bir açıdan bakmayı tercih etmeyerek, eğlenceye ve aşka yoğunlaşan filmin, ana kahramanının acı sonunu vermeden bitivermesi de kanımızı doğrular nitelikte...
Marie Antoinette, 4 Çrş. Nisan 21.30 Emek, 6 Nisan Cu. 21.30 Yeni Melek, 8 Nisan Pz. 13.30 Reks
www.iksv.org

NİLAY ULUSOY ÖNBAYRAK: Dr., Marmara Üni., araş. gör.