Neoliberal terör ve linç

2005 Nisan'ında başlayıp 1.5 yıl içinde 30 vakayı aşan linç girişimlerinin yeniden belirmiş olması, bu olguyu anlamayı elzem hale getiriyor. Hiç kuşkusuz Türkiye'de toplumsal şiddet, artan milliyetçilikle açıklanabilir.
Haber: ZEYNEP GAMBETTİ / Arşivi

2005 Nisan'ında başlayıp 1.5 yıl içinde 30 vakayı aşan linç girişimlerinin yeniden belirmiş olması, bu olguyu anlamayı elzem hale getiriyor. Hiç kuşkusuz Türkiye'de toplumsal şiddet, artan milliyetçilikle açıklanabilir. Ancak iki önemli faktör gözden kaçıyor: Bu ülkede "operasyon" değil, bir iç savaş yaşandı ve çok ağır bir ekonomik dönüşümden geçiliyor. Bunlar işin yapısal boyutuyla ilgili.
Siyaset biliminde "savaş sonrası şiddet" olarak adlandırılan olgu, Türkiye tarihinin nevi şahsına münhasır olduğu varsayımı üzerinden yapılan değerlendirmelerin yanıltıcı olduğunu gösterir. İç savaş yaşamış başka toplumlarda (Kuzey İrlanda, Sri Lanka, Güney Afrika), bir "şiddet kültürü" ortaya çıkmıştır, ki bunun en belirgin tezahürlerinden biri linç girişimleri ve galeyanlardır. Günlük hayatın yarattığı sıkıntılarla baş etmede "normal" bir yöntem olarak şiddetin kullanılagelmesi, özellikle savaş sonrası dönemlere tekabül eder. Örneğin, 1994 ateşkes anlaşmalarının ardından Kuzey İrlanda'da ırkçı, homofobik ve sekter saldırıların arttığı, şiddet türlerinin çeşitlendiği ve savaş döneminde yaşananlardan çok daha geniş tabanlı isyan ve galeyanların meydana geldiği gözlemlendi. Guatemala'da ise silahların susmasından sonra ortaya çıkan şiddet daha çok linç biçimini aldı. Resmi yargı organlarına olan güvenin savaş sırasında erimesi yüzünden halk, polisin yakaladığı suçluları linç etmeye kalkıyor, karakollara ya da mahkemelere saldırıyor ve "adaleti kendi elleriyle" tesis etmeye çalışıyor. Türkiye'deki linç girişimleri de, savaşın en yoğun olduğu yıllarda değil, nispeten durulduğu bir dönemde ortaya çıktı.
Bunu nasıl anlamalıyız? Bir kere, "şiddet bizim kültürümüze içkindir" cinsinden özcü analizlerden kesinlikle kaçınmak gerekir. Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de devletin kendi pratikleri, vatandaşların şiddeti benimsemesinde kilit rol oynadı, bu gözden kaçmamalıdır. Zira iç savaşlarda devletler, kendi uyguladıkları şiddeti gerekçelendirmek ve meşrulaştırmak durumunda kalırlar. İç savaş, asker ile sivil ayrımını belirsizleştirir ve şiddeti topluma yayar. Topluma nüfuz edemeyen devlet, sivil halkı askerleştirerek (örneğin korucu, muhbir, işbirlikçi yaparak) kendini savunma yöntemine başvurur. "Şiddet tekelinin devri" olarak da tanımlanan bu hak intikalini "terörün demokratikleşmesi" olarak da ifade etmek mümkündür. Türkiye'de vuku bulan budur.
Dahası, barış döneminde yaraları sarmakta geciken, fiziksel altyapıya öncelik tanıyıp bireylerin ve toplumsal dokunun uğradığı hasarı gözardı eden Ankara erbabı, çaresizlik hissinin artmasına yol açtı. Yapısal şiddet olarak da adlandırılan ekonomik eşitsizlik ve mağduriyetleri giderememek bu durumu pekiştirdi, güvensizlik ve korkunun özellikle alt gelir gruplarında hakim duygu olarak yerleşmesine yol açtı. Toplum bekçiliğinin tabanı böyle oluştu.
Devletten devletçi
Sorunu katmerleştiren bir diğer faktör de, neoliberal devlette düzen koruma işlevinin sivil topluma intikalidir. Güvenliğin özel şirketler ve hatta özel ordular tarafından yürütülmesi sivil toplumu devletleştirir. Sivil toplum (veya bireyler) devletin ideolojik çizgileri boyunca hizalanırken, devletten çok devletçi olurlar.
Neoliberal kürelleşme girdabına kapılan birçok ülke gibi Türkiye de, bunun toplumsal etkilerini yaşıyor. Neoliberalizm, eşitsizlik zeminini genişletti: Metropollerin etrafında giderek büyüyen varoşlardan, özellikle tarımda gelir kaynaklarındaki artan güvensizliğe; temel hizmetlerinde (elektrik, su, doğal gaz) özelleştirme güdümlü fiyat artışlarından, çokuluslu şirketler ile alt sınıf arasındaki rekabete kadar. Fransız banliyölerinin gözler önüne serdiği gibi, bunların doğurduğu şiddet patlamalarından Batı da payını alıyor.
Ancak devletin artan suç oranı, yeni toplumsal risk türleri, yoksulluk ve dışlanma gibi sorunlarla başa çıkabilme yetisini yitirmesi yüzünden "iflas ettiği" iddiası doğru değildir. Vatandaşların güvenlik retoriği sayesinde nasıl hizaya getirildiği ve kaybolan devlet otoritesinin nasıl geri kazanıldığı aşikârdır. Güvenlik söylem ve pratikleri, devletin neoliberal dönemde geri dönüşünün yeni kılıfıdır. Korku siyaseti piyasanın merkezkaç kuvvetini dengelemenin en başarılı yollarından biridir. Piyasa sisteminin işleyişine dokunmayan kolektif aidiyetler olan din ve milliyetçilik de bu iş için biçilmiş kaftandırlar.
Örneğin 2006'daki Ordu fındık olaylarının resmi makamlar tarafından terörizmle eşitlenmesini o dönemde kimse yadırgamamıştı. Keza, linç girişimlerinin yoğunluklu olarak Güneydoğu'dan sezonluk işçi göçü alan Karadeniz (9 kez) ve Ege bölgesinde (2 kez) gerçekleşmesi de kimsenin dikkatini çekmedi. Bunlar, tüm sorunların bundan böyle "güvenlik" sorunu olarak kodlanacağının işaretiydi. "Sözde vatandaşlar" arasına emekçi sınıfı da katılmıştı.
Muhalif aktör ve kimliklerin kriminalize edilmesi Türkiye'ye özgü bir durum değildir. Özellikle ABD ve AB ülkelerinde de gözlemlenen bu eğilim, uluslararası arenadaki terörist tanımlarının iç siyasette "içimizdeki düşmanlar" imgelemine eklemlenmesiyle daha da belirgin bir hal aldı. ABD'de Bush yönetiminin insanlık tarihine bırakacağı en hazin miras, terörle mücadele söylemidir. 11 Eylül sonrası bayrak furyasını ve toplum bekçiliği pratikleri Türkiye'dekilerle birebir örtüşmese de, benzerlikleri hiç dikkate almamak ciddi bir hata olur.
Her küresel olumsuzluğun katlanarak yaşandığı Türkiye'de 1999 sonrası süreçte, değil iç savaşın yaralarını sarmak, yaşanılan bir iç savaş olduğu bile dile gelmedi. Bugün yeniden bir toplumsal patlama yaşanıyorsa, siyasi aktörlerin yerini yine PKK ve ordu alıyorsa, gerek Kürt sorunu konusunda, gerek ekonomik eşitsizlik konusunda "güvenlik" paradigmasının ötesine geçilip kalıcı çözüm üretilmemesi yüzündendir. Sorunları doğru teşhis etmemek için büyük gayret sarf eden basın ve siyasetçilerin kullandıkları dilden uzaklaşmak bu yüzden hayati önem taşır.

ZEYNEP GAMBETTİ: Boğaziçi Üni.