O kadar gerçek ki, yokluğu yalan kaldı

Jeff Buckley kendi kaderini öncesinden görmüş bir kahin olabilir mi? Mesela kısacık ömrü içinde yayınlanmış olan yegâne albümünün ilk şarkısı Mojo Pin'de "cennetten aşağıya haykırıyorum, yaşsız, yaşlanmamış ve orada kollarının arasındayım"...
Haber: MERT EMCAN / Arşivi

Jeff Buckley kendi kaderini öncesinden görmüş bir kahin olabilir mi? Mesela kısacık ömrü içinde yayınlanmış olan yegâne albümünün ilk şarkısı Mojo Pin'de "cennetten aşağıya haykırıyorum, yaşsız, yaşlanmamış ve orada kollarının arasındayım" derken şu anda bulunduğu durumu mutlaka biliyor olmalıydı. Kimbilir belki de 29 Mayıs 1997 günü Mississippi nehri kıyısında giysileri üstünde olmasına rağmen suya girdiğinde oradan çıkan bedenin canlı olmayacağını da biliyordu. Ancak herhalde ölümünün üzerinden on sene geçmesine rağmen hâlâ bu kadar büyük bir özlem ve ihtirasla anılacağını tahmin etmemiştir.
Peki neydi bu Kaliforniyalı genç adamın kerameti? Aslında nedeni Kurt Cobain efsanesinin arkasındaki gerçekle neredeyse aynı. İkisi de yeni bir dönemin kırılgan, samimi ve tutkulu yüzleriydi. Seslerinde acı, müziklerinde başkaldırı vardı. Gidilmeyen yolların, unutulmaya yüz tutmuş duyguların peşindeydiler. İkisinin de çok genç yaşta aramızdan ayrılmış olmaları çok büyük bir tesadüf değil o yüzden. Çünkü benzer ruhlara sahiptiler. Ve dünya bu ruhlar için fazla acımasız, fazla nefret dolu, fazla bencildi. Barınmalarına hiçbir koşulda imkan yoktu.
Ancak Kurt Cobain "X" jenerasyonunun hiddetli, gürültülü isyankârıyken Jeff Buckley daha entelektüel bir dünyanın romantik prensiydi. Farklı düşüncelere, farklı kültürlere açık, kendini teknik ve yaratıcılık anlamında her daim geliştirmeye çalışan, iddialı ama bu iddiasını kendi içinde büyüten bir müzisyendi. Kendi isyanını, öfkesini, değişim isteğini müzik üzerinden yapan bir emekçiydi.
Müzik Buckley'ın hayatındaki olmazsa olmazı, tek seçimiydi. Babası 60'lı yılların en özel şarkıcılarından ve pychedelia'yı caz, hatta kimi zaman soul ile birleştiren eşine az rastlanır bir sesti (o da çok genç bir yaşta, 28 yaşında uyuşturucudan öldü). Annesi piyanist ve çellist, birlikte yaşadığı üvey babası da onu Pink Floyd, Led Zeppelin, Jimi Hendrix gibileriyle tanıştıran bir rock 'n roll hayranıydı. Buckley'nin bu birikimi bir şeye dönüştürmesi 90'ların başını buldu. 1990'da New York'a taşınan Buckley burada Qawwali müziği ve o müziğin belki de en büyük sesi Nusrat Fateh Ali Khan, blues efsanesi Robert Johnson ve punk'ı tanıdı. Ancak müzisyen olarak kendini duyurması babasının sayesinde oldu. Onun anısına düzenlenen bir konsere katılan ve burada üç şarkı çalan Jeff Buckley, gösterdiği performansla müzik endüstrisine adımını atmış oldu.
O kadar güzel ki, ağlarsın...
Sonrasında kafe ve küçük kluplerde çalmaya başlayan Buckley rock, caz, blues yorumlarından oluşan repertuarıyla plak şirketlerinin ilgisini çekti. İlk EP'sini, düzenli olarak çaldığı kafedeki kayıtlardan oluşan Live at Sin-é'yi 1993'ün sonlarında çıkardı. Ama tabii Jeff Buckley efsanesinin temel taşı ertesi sene çıkardığı ve "o kadar güzel ki, ağlarsın" türünden bir albüm olan Grace. Rock, caz ve blues'u puslu, rüzgarsız ve nefes kesici bir şekilde birleştiren Buckley insanoğluna sessiz bir çığlık sunuyordu adeta. Nina Simone tarafından ölümsüzleştirilen Lilac Wine ve Leonard Cohen'in Hallelujah'sını da barındıran albüm Buckley'nin babasını andıran eşsiz sesiyle samimiyet ve tutkuya dair bir işitsel manifestoydu. Daha birkaç ay öncesinde intihar eden Kurt Cobain'den sonra insanlar sarılacak yeni bir can simidi bulmuşlardı Buckley'nin müziğinde. Hayallerine ve hayalkırıklıklarına ortak olacak yeni bir dost. Ne yazık ki bu dostluk sadece üç yıl sürdü.
29 Mayıs 1997 günü, yeni albümü My Sweetheart The Drunk'ın kayıtları için taşındığı Memphis'te kiraladığı evden Mississipi nehri kıyısına indi. Radyoda Led Zeppelin'den Whola Lotta Love çalıyordu. Bir yandan şarkıya eşlik eden Buckley, bir yandan da üzerindeki giysileri çıkarmaya gerek görmeden arkadaşının önünde nehre girdi. Karada olan arkadaşı radyoyu ve gitarı nehirden gelen bir dalgadan korumak için yerlerinden kaldırıp Jeff'e bakmak için tekrar geri döndüğünde o artık yoktu. Cansız bedeni birkaç gün sonra kıyıya vurmuş bir şekilde bulundu. Ölümünden sonra yeni albümü için halihazırda kaydettiği şarkılar yadigâr olarak Sketches for My Sweetheart The Dark ismiyle yayınlandı. O günden sonra yayınlanan sayısız Jeff Buckley kalıntısının son halkası ise So Real: Songs From Jeff Buckley. Bu albümü diğerlerinden ayrı kılan en temel şey albümün sonunda manidar bir şekilde yer alan ve bir The Smiths klasiği olan I Know It's Over.
Buckley birçoğu için çok özel biri. Sadece ilerici müziğiyle değil. Aynı zamanda hafızalara yapışan o kırılgan ve samimi duruşuyla da rock'n roll tarihinde fazlasıyla yer alan yakışıklı ve unutulmaz sönmüş yıldızlar listesinin tepelerinde yer almaya devam ediyor. Grace hâlâ içtenlik üzerine bir başyapıt, Hallelujah hâlâ canımızı acıtan bir ağıt. Bunlarla yetiniyoruz ama ne olursa olsun, yine de gücüme gidiyor...
So Real: Songs From Jeff Buckley/Jeff Buckley/Sony BMG