Öç, üçüncü göz ve adalet

Hukuk, ekonomik ilişkilerin, bilimin ve yaşam biçimlerinin yüzyıllar süren evrimi sonucu ulaştığı bugünkü şekliyle, pek çok yapısal sorunu geride bıraktı.
Haber: BEYHAN GÜLER / Arşivi

Hukuk, ekonomik ilişkilerin, bilimin ve yaşam biçimlerinin yüzyıllar süren evrimi sonucu ulaştığı bugünkü şekliyle, pek çok yapısal sorunu geride bıraktı. Hiç değilse çözüm yöntemlerini üretti. Toplumsal yaşamı düzenleyen diğer kurallar bütünü olan din, ahlak gibi belirleyicilerin değindiği yanıt ve önerilerin çok daha insani, akla ve bilime uygun olanlarını keşfederek insanlığın hizmetine sundu. Zora dayalı ilişkilerdeki belirsizliğin yerine, bilimsel yöntemlerle ürettiği kurallar bütünlüğünün egemenliğini sağladı.
Önce, sınırlarıyla birlikte, hak ve özgürlüklerle yükümlülükleri belirleyen hukuk, ardından bireylerin birbirleri ile ya da yönetici egemen güçle olan/olabilecek uyuşmazlıklarının çözümü ve suçların cezalandırılması için gerekli kurumları oluşturdu, son olarak da bu mekanizmanın ürettiği karar ve çözümlerin yerine getirilmesini sağlayan yapıyı yaratarak güvence altına aldı. Bu bileşkenin dengesinin, toplumsal barışın da dengesi olduğu kısa zamanda anlaşıldı.
Hukukun yüzyıllara malolan bu serüveni sonucunda, toplumsal birlikteliğin ve barışın, uyuşmazlıkların hukuk mekanizması içinde çözümlenebilmesine bağlı olduğu öğrenildi. Aynı süreçte, hukukun ceza verme yetisi, eski dönemin öç alma geleneğini de alt etti. Böylece sorunlar, öç duygusundan sıyrılmayı başarabilmek adına, araya giren üçüncü kişiler, yargıçlar eliyle çözümlenir oldu.
Öç, sözlükte "intikam" sözcüğüyle karşılanıp tanımlandı. Öç almayı, kişinin kendisine yönelen hukuka veya ahlaka ya da geleneğe aykırı bir eyleme karşılık onu gerçekleştirene duyduğu öfke nedeniyle verdiği ceza veya gösterdiği tepki olarak algılayabiliriz. Bu duygu tamamen kişiye ait olmakla beraber öç almanın, bir cezalandırma biçimi olarak kabul edildiği arkaik kültürlere ait uygulamalar da yok değildir.
Ancak modern hukuk, kimseye kendi davasının yargıcı olma iznini vermedi. Aksine sorunun ortasına yargıcı yerleştirerek öç almanın değil, hukukun görevde olmasını benimsedi. Elbette çağdaş hukuk sistemleri, adaletin üstün kılınması adına, yargıcın kimliği, nitelikleri üzerine farklı bakış açıları ve çeşitli kriterler geliştirip benimsemiştir. Fakat modern dünyanın karmaşası içinde başka hiçbir kavram ile karıştırılmadan korunması gereken nitelik, bağımsız üçüncü kişi olabilmekte gizlidir. Zira bu üçüncü göz sayesinde eşitliği, oranlılığı ve hakkaniyete uygunluğu kısacası adaleti sağlamak mümkündür. Aynı haklara sahip kişiler arasında ayrım gözetmemek, kuralların belirlediği öznel nedenleri sağlıklı değerlendirebilmek ve pozitif hukuk metinlerinde de doğrudan düzenleme konusu edildiği üzere, üstün hukuku işlevsel kılmak, yargıcın üçüncü göz olma niteliğini belirleyen etkinliklerdendir.
Dünyalı yargıç
Bu soyutlamayı başarabilmek, yargıcın varlığı ve güvencesinde adaletin egemen olmasını sağlar. Yargıç da bu sayede dünyalılaşır. Elbette burada sözü edilen görünürde tamamlanmış bir sistematik yapı değildir. Aksine hırsın, yerini gerçek anlamda yansız, duygulardan arınmış dünyalı bir yargıca bıraktığı dinamik yapıdan bahsediliyor. Çark işler gözükse de siyasal sistem/otorite veya başkaca egemen güçlerin çizdiği bakış açısının, gerçek adaletin önüne geçtiği toplum veya zaman kesitlerinde, belki taraflar kendi uyuşmazlıklarının yargıcı olmazlar ama bu kez yargıçlar, kendilerini uyuşmazlığın tarafı yerine koymakta sakınca görmezler. Böylesi bir olasılıkta da ibre adaletten şaştı ve yargıç belki istemese de bağımsız üçüncü kişi olma özelliğini yitirmeye başladı. Artık sorun ve uyuşmazlıkların, adaleti referans alan yansız yargıçlar eliyle çözümlenmesi değil, görünürde yansız yargıçlar eliyle öç alınması, hukuk sistemine egemen oldu. Çoğu kez iyi niyetle çıkılan bu yolun sonunda insanlık, modern hukukun elde ettiği kazanımların bir çırpıda unutulduğu, hedefinde ve merkezinde adaletin olmadığı bir sisteme mahkûm edildi. Böylece hukukun reddettiği hırs, yargıç sayesinde adaletin postuna yerleşti. Tarihsel süreçte beklenen evrilmenin ise böyle bir değişikliği ifade etmediği açıktır. O nedenle de çağdaş hukukun ürettiği değerler sistemini benimseyip katkı sunabilmek, çarkı, tüm kurum ve kurallarıyla işletebilmek, her şeyden önce doğru dili konuşmayı ve doğru yöntemi uygulamayı gerektirir.
Sorunların ya da uyuşmazlıkların yanları, zaman zaman hukukun öğrettiği dilin dışında farklı diller benimsemiş olabilirler. Ancak yargıçların, bağlı oldukları kurallar bütünü yanında, en temel nitelik ve görevleri gereği, öç alma hırsı ve duygusu ile hukuk dışı bir dili değil, üstün hukukun, hakkaniyetin ve adaletin dilini konuşmaları zorunludur. Sadece, her türlü önyargıyı, siyasal bakışı özellikle de yargılamanın öznelerine ait kimlikler üzerinden politika üreten yaklaşımları, bir yana bırakarak, adaletin dilini konuşmayı başarabilen yargıçlar, şiddetin dilini konuşan otoritelerin egemenliğini sonlandırabilir.
Zira adaletin adaletten başka hiçbir sorunu yoktur, hatta kimlik, inanç veya siyaset sorunu da. Çünkü adalet de tıpkı Tevfik Fikret'in yıllar öncesinden seslendiği gibi "Milletim nev-i beşerdir, vatanım ruy-i zemin" (milletim insan türüdür, vatanım yeryüzü) diyor ve bu derin sesi duyup çığlığa çevirebilecek olanlarsa yalnızca yargıçlardır. Tam da şimdi, siyasetin rüzgarı nereden eserse essin, tek kaygısı adalet olan, biçilmiş başka hiçbir görevi kabul etmeyen çığlıklara, kuvvetle ihtiyaç duyuyoruz, çünkü doğru sesi, gürültüden ayırmanın tek yolu budur.

BEYHAN GÜLER: Yargıç, İstanbul