Ocak ayı vicdanları sızlatır

Eğer gerçekten barış dolu, istikrarlı bir yıl istiyorsak, "vicdan-adalet-hukuk" ilişkisini sağlamış bir demokrasiye geçmemiz gerek
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Türkiye ’de Ocak aylarını ikircikli ve çelişkili yaşarız. Devlet seçkinleri, hükümet ve siyasi parti başkanları yeni yıl dileklerini “barış dolu, huzurlu bir yıl” şeklinde verirler.
Sonra, 19 Ocak gelir. Hrant Dink’in cansız bedeni hâlâ kaldırımda yatmaktadır. Hunharca, göz göre göre, örgütlenerek, konuşularak öldürülüşünden bugüne dört yıl geçmiştir. O gün vicdanların sızladığı, adaletsizliğin havada soğuk bir rüzgar gibi estiği, hukukun askıya alındığı, devlet ile çete kavramlarının iç içe geçtiği bir gündür.
Sonra, 24 Ocak gelir. Uğur Mumcu’nun evinin önünde bombayla hunharca parçalanmış cesedi, 18 yıl sonra hâlâ Ankara ’nın soğuk bir sokağında yatmaktadır. Bir taşı yerinden oynatırsak tüm duvar yıkılır korkusu içinde, Mumcu dosyası rafa kaldırılmış tozlanır durur. Ocak ayında, vicdanlar bir kere daha sızlar, adaletsizlik duygusu bir defa daha etrafa yayılır.
Ocak ayı sadece devletin, hükümetin, siyasi partilerin yeni yılda huzur ve barış içeren mesajlarını değil, bu içi boş mesajlara sokaklarda yatan bedenlerin vicdan, adalet, hukuk çağrısı içeren tokadını da içerir. Bu bedenler - ve Abdi İpekçi’den Musa Anter’e, Gaffar Okkan’dan Ahmet Taner Kışlalı’ya, Metin Göktürk’e ve daha nice faili meçhullere uzanan bu bedenler- bizlere de “vicdan ve adalet için çalışın” çağrısını yapar. Her yeni yılın başlangıcında, bu bedenler bize, eğer gerçekten barış dolu, huzurlu, istikrarlı bir yıl, bir Türkiye istiyorsak, bunun için “vicdan-adalet-hukuk” ilişkisini sağlamış bir demokrasiye gerek duyduğumuzu ve bunun için çaba göstermemiz gerektiğini hatırlatır. Onları hatırlamak, aslında demokratik ve adaletli bir Türkiye talebini güçlü bir sesle bizleri yönetenlerden talep etmeyi ve talebin yerine getirilmesi için de katılımcı ve müzakereci demokratik mücadeleyi yaşama geçirmeyi gerekli kılar. Adaletli bir Türkiye için, katılımcı ve müzakereci demokratik sistemi, kültürü ve yaşamı güçlendirmemiz gerekiyor. 

Adalet ve hukuk
Devlet aygıtı ve iktidarını sınıfsal ya da kültürel iktidar aygıtlarından ayıran en önemli özelliklerin başında devletin, meşru olarak silah taşıma ve belli durumlarda düzen ve güvenliği sağlamak için, “silah kullanma yetkisine ve kapasitesine” ve “kanun yapma hakkına ve kapasitesine” sahip olması gelir. Bu temelde de, devlet iktidarı sadece A’nın B’ye, B’nin yapmak istemediği bir şeyi yaptırtabilme “kapasitesini” değil, aynı zamanda düzen ve güvenlik için “kanun yapma ve uygulama hakkı”nı da içerir. Bu yolla da, “özgün” bir nitelik kazanır.
Bu noktada, devlet iktidarına sınır getiren ve meşruluk kazandıran iki önemli ilkenin de altını çizmeliyiz. Çünkü bu ilkeler olmadan, devlet ile çete, devlet ile mafya ya da devlet iktidarının demokrasiyle mi, yoksa otoriteryanizm ya da faşizmle mi eklemleneceğini birbirlerinden ayıramayız. Devlet ile çete ya da mafyayı ayıran, “hukuk”tur. Devlet, hukuka bağlı hareket eder, yaşama hakkını güvence altına almak ve yüceltmek için çalışır. Bu hakkın ihlali durumunda, devlet suçluları bulmak ve adalet karşısına çıkartmak için çalışır. Bu norm düzeyinde olması gereken kabul, devlet iktidarının meşruiyetinin önemli bir ölçütüdür. Ocak ayları, Türkiye’de hukuksuzluğun ve adaletsizliğin ağırlığını hissettirdiği anları içerir. Kaldırımda yatan bedenler, bombaların parçaladığı yaşamlar, devletin hukuktan, adaletten uzaklaşmasını, iktidarının meşruiyetini yitirmesini simgeler. Devlet, hukuktan kopmuştur. Hukuk askıya alınmıştır. Devlet adalet için değil, aksine adaletsizliğe hizmet etme noktasında hareket etmektedir. Silahın atıldığı, bombaların patladığı, yaşamların yitirildiği an ve bu anın yıllarca sürmesi, toplumun hukuka ve devlete karşı güveninin giderek azalmasına ve yok olmasına yol açar.
4, 18, 30 küsur ya da 40 küsur yıldır çözülmeyen cinayetler, bir toplumda devlete, hukuka ve adalete olan güvenin giderek azalmasının, hatta yok olmasının ve aynı zamanda da çetelerin ve mafyanın güçlenmesinin bir göstergesidir. Faili meçhul cinayetlerin varlığı ve yıllarca çözülememesi, ölenlerin yakınlarında büyük bir dramı yıllarca yaşatırken, toplumsal düzeyde de demokrasi eksikliği, rejimin otoriterleşmesi ve hukukun askıya alınması anlamına geliyor. Faili meçhul cinayetler failleri meçhul olarak kaldıkça hukuk yerini şiddete, demokrasi yerini otoriterliğe, adalet yerini toplumsal duyarsızlığa, vicdan yerini kayıtsızlığa bırakıyor. Bu da aslında bugün yaşadığımız, toplumsal kutuplaşmanın, ayrışmanın, güven eksikliğinin ana kaynaklarından birini oluşturuyor. Devlete ve hukuka karşı güvenin azaldığı ve yok olduğu bir toplumun, demokratik ve istikrarlı olması mümkün değildir. 

Hakları ciddiye almak
Özellikle Amerikan, ama genel düzeyde de hukuk felsefesi ve pratiğinin bugün en önemli kurucu isimlerinden biri olan Ronald Dworkin, modern toplumlarda “toplumun hukukun yaşanan ve ortaya çıkan sorunları çözme kapasitesine güveninin” ve “hukukun hak ve özgürlükleri ciddiye alan demokratik normlar temelinde düzenlenmesinin ve işlemesinin”, toplumsal istikrarın ve güvenin ana belirleyicisi olduğunu önerir. Hukuk, toplumsal güveni sağlayacak kapasite ve işleyişe sahip olmalıdır. Bu bağlamda da, hukuka güven bir toplumda ne kadar güçlüyse, o toplumun istikrarı ve demokrasisinin güçlenmesi o kadar olasıdır.
Bugün bırakın toplumun hukukun sorun çözme kapasitesine güven duymasını, hukuka ve yargıya güvenin sıfır noktasına doğru hızla ilerliyoruz. Göz göre göre gelen cinayetler çözülmüyor, toplumun adalet çağrıları yanıtsız kalıyor, dahası kamu vicdanını ciddi şekilde zedeleyen serbest bırakmalar, kayıtsızlıklar, hukuk faciaları yaşanıyor. Hukuk, hem yargı kurumu içinde, hem hükümet-yargı ilişkilerinde siyasallaşıyor, askıya alınıyor, adaletsizliğin ve kamu vicdanını zedelemenin aracı olarak kullanılıyor. Başta hükümet, devlet seçkinleri ve siyasi partiler olmak üzere, hepimizin içi boş yeni yıl mesajları yerine adaleti ve vicdanı Türkiye’de inşa edecek hukuk felsefesi ve pratiğini içselleştirmemiz için karar almamız gerekiyor. Ocak ayının soğuk günlerinde kaldırımlar, sokaklar artık yeter diyor. 

E. FUAT KEYMAN: İstanbul Politikalar Merkezi, Sabancı Üni.