Öcalan nasıl özgürleşir?

Öcalan nasıl özgürleşir?
Öcalan nasıl özgürleşir?
MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın, Cemaat'in yargıdaki uzantıları tarafından kovuşturulmak istendiği iddiası malûmu ilam. Peki, Gülen Cemaati niye böyle bir hatta girdi?
Haber: İRFAN AKTAN* / Arşivi

AKP -Cemaat çatışmasının yarattığı tantanada üzerinde çok konuşulmasa da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 12 yıl sonra ilk kez fotoğraflarının kamuoyuna yansıması, “paralel gündem”in en önemli olayıdır. Ağır tecrit koşullarına rağmen Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu halklarının özyönetim modeli üzerine, anarşizmden Marksizme, liberalizmden İslamcılığa kadar, birbirine zıt farklı pek çok ideolojiden etkilenerek Gülen Cemaati’nin hülyalarının aksine yeni bir bölge tahayyülü oluşturan Öcalan’ın devletle başlattığı müzakere süreci, elbette AKP’nin içine düştüğü buhranı besliyor. Eski devlet sahiplerine karşı AKP çatısı altında yaratılmış olan koalisyonun çöküşünü tetikleyen başat unsurlardan biri, tam da bu süreçtir. Edindiğimiz bilgilere göre Öcalan, Kasım’da Gülen Cemaati’nin AKP’den bölgedeki MİT bürolarını “istediğini” BDP heyetine anlatmış.

Cemaat nasıl girdi?

Yalçın Akdoğan’ın da 26 Aralık’ta Yasin Doğan imzasıyla yazdığı “İstihbarat oyunlarının vardığı nokta” başlıklı yazıda bu iddiayı güçlendirecek değerlendirmeler yapması dikkat çekici. Öte yandan hatırlanacağı üzere AKP-Cemaat arasındaki dalaş, Başbakan Erdoğan’ın da bu haftaki AKP İl Başkanları toplantısında hatırlattığı üzere MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo görüşmeleri dolayısıyla yargılanmak istenmesiyle başladı ve artarak devam etti. Fidan’ın, Cemaat’in yargıdaki uzantıları tarafından kovuşturulmak istendiği iddiası malûmu ilam. Peki, Gülen Cemaati niye böyle bir hatta girdi? Özetleyelim: Kürt hareketinin uzun süre “AKP devleti” dediği “irade”, Kürtlere karşı geliştirilen politikalarda farklı misyonerler atamıştı. Buna göre Cemaat bölgede devletin üç önemli ideolojik aygıtının fiilen yürütücüsü olacaktı/oldu: Yargı, polis, okul. Cemaat bölgede bu aygıtlar üzerinden etkinlik alanını genişletirken, muhafazakâr/mütedeyyin orta-üst sınıf Kürtlerle, çeşitli sebeplerden ötürü PKK’nin tabanı olmayı reddeden alt sınıf mensuplarını “devlete” davet/ikna ederek hükümetin elini rahatlatacaktı. Bu politikanın başarısı hem Cemaat’in arzuladığı genişlemeyi sağlayacak hem de hızla PKK tabanına meyleden kitlelerin önünü keserek, AKP’nin “PKK’siz çözüm” yolunu dikensiz gül bahçesine çevirecekti. “AKP devleti” bu strateji dolayısıyla belki de kendi sonunu getirecek kadar büyük bir gücü Cemaat’e altın tepsiyle sundu.

Kazan-kazan

Nitekim Yalçın Akdoğan’ın “kaybet-kaybet sarmalı” dediği yeni sürecin öncesi, “kazan-kazan” stratejisine dayalı bir saadet zinciriydi. Zincirin sarmala dönüşmesi, nereden bakılırsa bakılsın, Öcalan’ın her seferinde iyi hesaplanmış bir zamanlamayla devreye girerek, Kürt hareketinin yalpalamasına mani olmasıyla ilgili. 2009’dan itibaren başlayan KCK operasyonlarına, 2006’dan itibaren polis-adliye işbirliğiyle çocuk-kadın demeden “ele geçirilen” her Kürdün TMK’dan yargılanıp öyle veya böyle cezalandırılmasına ve bölgede yürütülen diğer örtülü veya aleni yoğun faaliyete rağmen “AKP devleti” Cemaat aracı üzerinden de Kürt hareketine karşı muktedir olamadı. Rojava’daki gelişmeler ve AKP’nin Bağdat, Tahran, Şam hattındaki problemli ilişkileri de devleti PKK’yle masaya oturmak veya en azından savaşmamak zorunda bırakıyordu. 2012’nin Temmuz’unda Şemdinli-Çukurca-Şırnak hattında başlayıp Dersim’e sıçrayan ve PKK’nin alan hâkimiyeti taktiğine dayanan savaşını izleyen sonbahar aylarında hapishanelerdeki binlerce Kürt açlık grevi başlattı. O tarihe kadar yoğun tecrit altında tutulan Öcalan, AKP’nin bölgesel bir savaşı (en azından Suriye’yle) göze aldığını, bunun Rojava Kürtleri için felaket getireceğini, Türkiye’de ise Cemaat üzerinden legal Kürt siyasetinin hareket kabiliyetinin iyiden iyiye sınırlandırılacağını öngörerek devreye girdi ve açlık grevini sonlandırarak “AKP devletiyle” masaya oturdu. Üstelik Öcalan bunu kendi tabanındaki bazı itirazlara rağmen yaparak, büyük bir risk aldı ama “devlet heyetini” de büyük olasılıkla Cemaat’e ihtiyaç duymayacakları bir çözüm formülüne ikna etti.

Öcalan’ın savunması

İşin aslına bakılırsa Öcalan en büyük riski, saçlarının henüz ağarmadığı, BDP milletvekilleriyle yuvarlak bir masada oturup sohbet edebileceğine dair hayallerin dahi kurulamadığı, elleri bağlı, arkasında tarihsel bir mesaj içeren Türk bayrağının asılı olduğu halde fotoğrafları çekildikten kısa süre sonra, yargılanma aşamasında almıştı.
Öcalan’ın 9 Ekim 1998’de uluslararası bir ittifakla önce Suriye’den çıkarılması ve Kenya’da Türkiye’ye teslim edilmesi, hem PKK hem de Kürtler açısından önemli bir kırılma noktasıydı. PKK’nin örgütlenme biçimine vakıf olmayan, daha doğrusu örgütün 12 Eylül’ün Diyarbakır zindanındaki direnişini dikkate almayan devlet, tıpkı diğer Kürt isyanlarında olduğu gibi liderin ele geçirilmesiyle birlikte örgütün de kısa süre içinde bölünüp tarihe karışacağını zannetmişti. Kenya’da yakalandığı andan itibaren, beklentilerin tam aksine klasik bir “siyasi savunma” yapmaktan kaçınan Öcalan, elinde yağlı urganı hazır tutan devletin beklentilerini boşa çıkarmıştı. Elbette kendi tabanının da! Zira her iki taraf da Öcalan’dan ajitatif bir savunma bekliyordu. Böylesi bir savunma kuşkusuz Kürtler açısından devlete atılmış bir tokat olacaktı ama muhtemelen Öcalan’ın da idamına veya bir şekilde bertaraf edilmesine kapı aralayacaktı.

İçeride özgürlük

Öcalan, devrimcilik hayatının en önemli kararını, savunması sırasında yapmak durumunda kaldı. Ya mahkeme salonunda “Yaşasın Kürdistan devrimi” sloganı atacak veya “af” dileyecekti. Bilindiği gibi bunların ikisini de değil, şimdilerde Rojava olmak üzere Kürdistan’ın dört parçasında yürürlüğe konmaya çalışılan demokratik konfederalizm fikrinin işaretlerini veren bir savunma yaptı. Halkların kardeşliğinden savaşın yarattığı trajedilere kadar, o dönem pek anlaşılmamış bir “alttan almayla” savunmasını gerçekleştirdi ama hiçbir zaman “af” dilemedi. Peki, sanıldığı gibi Öcalan, kendi özgürlüğüne düşkünlüğünden ötürü mü bu kadar “ılımlı” bir strateji izledi? Öcalan’ın İmralı’daki yaşamını anlattığı 2010 tarihli bir makalesinden okuyalım: “Kürtlerin mutlak köle hali -ki, halen öyledir- benim ‘Özgür yaşam mümkünmüş’ gibi hayal kurmamı kesin olarak engelledi. Şuna ikna oldum: Benim içinde özgür yaşayacağım bir dünyam yoktur. Burada iç ve dış cezaevi arasında epey mukayesede bulundum. Sonuçta dışarıdaki tutsaklığın birey için daha tehlikeli olduğunu fark ettim. Bir Kürt bireyinin kendini dışarıda özgür sanarak yaşaması büyük bir yanılgıdır. Bundan çıkardığım sonuç, dışarıda ancak bir şartla yaşanabileceği, onun da günün 24 saatinde Kürtlerin (kapitalizm koşullarında Türk emekçilerinin) varlık ve özgürlüğü için savaşım içinde olmakla mümkün olabileceğidir.”
Öcalan’ın son fotoğraflarında saçları ağarmış olsa da yakalandığı ve yargılandığı süreç boyunca epeyce mahzun bir ifade barındıran bakışlarının hapis öncesi canlılığına kavuştuğu görülüyor. Çok soruluyor; Öcalan ne zaman özgürleşecek diye. Sanırım gözlerindeki o diriliği tekrar kazandığına, İmralı’daki tecrit koşullarına rağmen mücadelesinden ödün vermediği ve hâlâ Türkiye siyasetine önemli ölçüde yön verebildiğine göre Öcalan açısından özgürlük tartışması pek de belirleyici görünmüyor. Alıntıladığım sözlerinden de anlaşıldığı kadarıyla o artık içeride de özgürleşilebileceğini biliyor.

* Gazeteci