ODTÜ'nün gör dediği

ODTÜ'nün gör dediği
ODTÜ'nün gör dediği

ODTÜ öğrencileri protestoda.

ODTÜ olaylarına ilişkin kurulacak hiçbir cümle, polis şiddetinin belirleyiciliğini dışarıda bırakılarak kurulamaz
Haber: FERDAN ERGUT / Arşivi

18 Aralık ODTÜ olayları, bize iki imkan verdi: Birincisi, AKP iktidarının bir muhalefetle karşılaştığında çıplak şiddete ne kadar yatkın olduğunu gördük. İkincisi de üniversite vasatımıza dair kritik gözlemler yapabildik. Aşağıdaki yazı, bir sosyal bilimci gözüyle her iki imkanı da değerlendirmek amacıyla yazıldı.
Hikayeyi biliyorsunuz Başbakan Erdoğan, Çin’den uzaya fırlatılacak bir uyduyu izlemek için ODTÜ’ye gelir. Ziyarette ilginç bir yön vardır: Bir Başbakan kendi ülkesinin en önemli üniversitelerinden birine 3600 polisin, 10’u aşkın panzerin eşliğinde gelmektedir. Öncelikle şunda anlaşmamız lazım: Bu düzeyde bir polis varlığının kendisi, üniversite kültürüne yönelik başlı başına bir saldırıdır. Polis hiçbir şiddet uygulamamış olsaydı bile bu böyle anılacaktı. Dünyanın hiçbir üniversitesine 3600 polisle, panzerlerle, binlerce gaz bombası ve sis bombasıyla girilmez! Üniversite özerkliği kavramına saygısı olan hiçbir Başbakan buna müsaade etmez. Tayyip Erdoğan etti! 

Polisin şiddeti 

Olaya ilişkin bilinmedik bir şey kalmadı. Bu nedenle kişisel tanıklığımı içeren hikaye kısmını kısa geçiyorum. (Meraklısına not: Ankara’nın güzide kent dergisi Solfasol’un bu sayısında ayrıntılarıyla anlattım). Öğrencilerin tümüyle barışçı bir yürüyüş eylemi, polisin attığı gaz bombalarıyla dağıtılmak istenmişti. Öğrenciler slogan dışında hiçbir şey atmıyorlardı. Ne taş, ne yumurta! Ondan sonrası ise ODTÜ’nün yakın tarihinde eşine rastlanmadık bir kabustu. Polis şiddeti, ODTÜ’yü bir savaş alanına çevirdi. Gaz bombaları, ses bombaları, coplar, tazyikli sular, TOMA’lar… Bunların her birini 7 saatle çarpın! Erdoğan, ODTÜ öğrencilerinden nasıl bir tehdit algılıyor ki, bu düzeyde bir polis gücünü ve savaş mühimmatını bir düşman toprağına gönderir gibi ODTÜ’ye gönderebiliyor? ODTÜ olaylarına ilişkin kurulacak hiçbir cümle, polis şiddetinin belirleyiciliğini dışarıda bırakılarak kurulamaz. Turnusolu verdim; cümlelerini öyle kuranlar için de kararı siz verin.
Yaşadığımız kabustan çocuklarımız da paylarını aldılar. Polisin attığı ses bombalarından ürken kızlar ve oğlanlar, anne ya da babalarını ofislerinden lojmanlara çağırdılar. Bu satırların yazarı, bir meslektaşının kızının lojmanına kadar giren gaz bombalarından kıpkırmızı olmuş gözüne limonu bizzat kendisi sıktı mesela… 

Emniyet’in açıklaması 
Ertesi gün rektöründen öğretim üyesine, öğrencisinden sendikasına kadar ODTÜ’nün bütün bileşenleri polis şiddetini kınayan açıklamalar yaptı. O ana kadar öğretim üyeleri sadece öğrencilerin protesto haklarını savunuyor ve polis şiddetine karşı çıkıyordu. Kimileri için ilginç olabilir: Bizler o güne kadar protestonun içeriği ile ilgilenmiyorduk. Söylediğimiz çok basitti aslında: Başbakan’ı protesto, öğrencilerimizin demokratik hakkıydı ve bu hak polis tarafından bastırılmıştı. Fakat 20 Aralık itibarıyla işler ilginç bir hal almaya başladı.
Ankara Emniyet Müdürlüğü, bir basın açıklamasıyla ODTÜ Rektörü’ne yanıt verdi. Polise göre olayların sorumlusu Rektör’dü! İki gün öncesinin ordu-olarak-polis’i, siyasal parti-olarak-polis’e evrilmişti. Cumhuriyet tarihi boyunca bir Emniyet Müdürlüğü bir üniversite rektörü ile basın yoluyla polemik yapmış mıydı bilmem. 

Başbakan’ın konuşması 

Emniyetin açıklaması, gelecek olanın işaret fişeğiydi aslında. Nihayet Başbakan televizyona çıktı. Hem ODTÜ’nün hem de ODTÜ’nün öğretim üyelerinin akademik saygınlıklarına saldırıyor ve onları itibarsızlaştırmaya çalışıyordu. Başbakan veciz konuşmasında “Sen öğretim üyesi olsan ne olur, olmasan ne olur?”, “Ya siz nasıl öğretim üyesisiniz ki sizin yetiştirdiğiniz öğrenciler bunlar? Eğer buysa yetiştirdikleriniz bizim ülkemiz batmış, bitmiş” gibi şeyler vardı. Bir ülkenin Başbakanı, o ülkede bilimsel alana en büyük katkıyı yapagelmiş üniversitelerden birine cephe almış, sövüyordu. Sövdüğü öğretim üyelerinin oluşturduğu o üniversite Times Higher Education tarafından hazırlanan “Dünyanın En İyi 400 Üniversitesi Sıralaması”nda toplam endekste 206. sırada yer alıyor. Dünyanın hangi ülkesinde bir Başbakan onur duyması gereken bir devlet üniversitesine söver? Erdoğan bunu da yaptı! 

Üniversitelerin marifeti 

Başbakan’ın açıklamasından sonra işler daha da ilginçleşti. Durumdan vazife çıkartan bazı Rektörler, kimin tarafından yazıldığı anlaşılmayan bir metne imzalarını atarak ODTÜ’yü “kınadılar”. Üniversite tarihimize bu kara sayfayı ekleyenler arasında Marmara, İTÜ, YTÜ, Hacettepe, Galatasaray ve Mimar Sinan gibi Türkiye’nin köklü üniversiteleri de vardı. Fakat diyalektik burada da işledi: Bu üniversitelerin öğretim üyeleri birbiri ardına karşı-açıklamalar yaparak Rektörlerine itiraz ettiler ve ODTÜ’yle dayanışma içinde olduklarını açıkladılar. En başından beri ODTÜ’nün yanında olduğunu açıklayan Boğaziçi ve Ankara Üniversitesi öğretim üyelerini de elbette zikretmeliyim. Ama şunu da not ettik: Öyle ya da böyle hiçbir üniversite Rektörlüğünden, her taraftan saldırı altında olan ODTÜ’ye destek mesajı gelmedi.
Çok kısa bir sürede “kınama” mesajları çığ gibi büyüdü. “Kahrolsun ODTÜ” demeyene ekmek yok gibiydi. Muş Alparslan Üniversitesi “Senatosu” bir gün içinde toplanmış ve üniversitelerin kendilerine çeşitli imkanlar bahşeden hükümete teşekkür borçlu olmaları gerektiğini söyleyivermişti. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, “Recep Tayyip Erdoğan’a özellikle şükranlarını sunuyor”du. Bütün bunlardan sonra, bulmacanın eksik parçası tamamlandı ve YÖK devreye girdi. Demokratik bir toplumda üniversiteyi polise ve iktidara karşı savunması gereken YÖK Başkanı, polis soruşturmalarıyla boğuşan üniversiteye bir soruşturma da kendisi açmaya karar vermişti. 

Özerklik mücadelemiz 

Bütün bu olanlar Başbakan’a yetmemiş olmalı ki, bir gün sonra bizlere “mesleği bırakmamız” çağrısında bulundu. Akademik unvanlarımızı ondan almamıştık ki, bırakıp bırakmamayı ona soralım! Başbakan’ın akademik yeterlilikler üzerine konuşmayı çok seviyor olması, başlı başına ilginç bir durum olmakla birlikte maalesef bu alan, öyle herkesin dışardan konuşabileceği bir alan değil. Donanımı olsun olmasın elbette her yurttaşın üniversite ve orada üretilen bilgi üzerine konuşma hakkı vardır. Fakat akademik yeterliliğin değerlendirilmesine gelince iş değişiyor. Bu alanın kendine özgü ölçütleri var ve bu tartışmanın tarihi 1662’de Royal Society’e kadar gider. O ölçütlerin kurumsallaşması sayesindedir ki bilimsel alan 17. yüzyıldan itibaren en baskıcı iktidarlara karşı bile kendini göreli olarak koruyabildi. “Bizlerin” özerklik mücadelesi, 300 yıldan fazladır yani! Başbakan öğretim üyelerinin akademik yeterliliği hakkında konuşabilme yetkisini sadece politik otoritesinden alıyor. Bilimsel otoritesinden değil. Elindeki otorite elbette önemli: Can yakar ama yeterlilik ölçemez!
Başbakan devreye girdiğinde bu ülkede neler olabileceği tahmin edilir. Şimdi ODTÜ’lüler yeni saldırı dalgalarını bekliyor. Gelecektir. ODTÜ’nün geçmişinde de otoriter iktidarlarla mücadele dönemleri oldu. Ne o dönemlerde ne de şimdi ODTÜ öğretim üyeleri, bilimsel bilgi üretmek için uğraş verdikleri kurumlarının politik bir mücadelenin arenası olmasını istemediler elbette. İktidarın saldırısıyla karşı karşıya kaldıkları andan itibaren ise savundukları ve uğruna mücadele ettikleri tek şey, aslında üniversite özerkliğidir. O olmadan bilimsel bilgi üretilemez de ondan! YÖK taslağı hakkında en kapsamlı eleştiriyi getirmiş olan ODTÜ için bundan daha doğal ne olabilir?
* ODTÜ, Tarih