Öğretmenliğin bir başka yüzü

Bir gün bir arkadaşınız öyle bir söz söyler ki, şaşkınlık ve dehşetin ironik coşkusuyla kalakalırsınız. Günler, aylar ve hatta yıllardır içinde bulunduğunuz bir hali nasıl olup da bu denli yalın özetleyebildiğini anlamaya çalışan minnet dolu bir gülümseme belirir suratınızda.
Haber: RÜYA CAN / Arşivi

Bir gün bir arkadaşınız öyle bir söz söyler ki, şaşkınlık ve dehşetin ironik coşkusuyla kalakalırsınız. Günler, aylar ve hatta yıllardır içinde bulunduğunuz bir hali nasıl olup da bu denli yalın özetleyebildiğini anlamaya çalışan minnet dolu bir gülümseme belirir suratınızda. Aslında o sizi anladığı için değil, bizzat aynı hali kendisi yaşadığı için etmiştir o sözü. Sadece sizin tıpkınızdır ahvali. "Burada her gün tacize hatta tecavüze uğruyor gibiyim, kendime ait alanım ihlal ediliyor". İnsanın çalıştığı iş ve işyeriyle ilgili bu açıklaması bilmeyene abartılı gelebilir ama bilip farkında olana...
Şimdiye kadar memurların ne kadar az maaş aldığından sıkça söz edildi ve bu memurların önemli bir kesimini öğretmenlerin oluşturduğundan da. Fakat gitgide kötüleşen çalışma şartlarından, ruh hallerinden, iş tatminlerinden pek söz eden olmadı. Üstelik ne tuhaftır ki öğretmenlerin kendileri de bunlardan pek konuşmadılar, yazmadılar. İş bana mı düştü? Bilmiyorum. Sana mı kaldı der gibi, bu soru kendime. Memur olarak yaşantıladıklarım insan ömründe azımsanmayacak bir süreyi kapsıyor: Dokuz yıl. Öğretmenliğe başladığımda, belki okuduğum romanların ya da izlediğim filmlerin bilinçdışımdaki sözel ve imgesel izleriyle dolu benliğim, garipsenecek denli bir umut ve çocuksu bir coşkuyla doluydu. Gerçekliği ihmal mi etmiştim yoksa gerçek (ötekilerin oluşturduğu sahte gerçeklik olarak) olmaması gerektiği kadar akıldışı mıydı? Hâlâ cevaplayamadığım bir soru bu.
Öğretmenlik mesleğinin eğitimini almamıştım, birkaç pedagoji dersi dışında. Staj adı altında işime başladığımda başıma gelen onca talihsiz olaylardan hiç söz etmeyeceğim kişisel talihle ilgili olma olasılığından dolayı. Ama öğretmenlik eğitimi almamak ve el yordamıyla zorlu ve ustalık gerektiren bir mesleği yapmak ortak kaderimizdi diğer öğretmenlerle.
Okuldan kopamamak
Bir işi yapmaya başladığınızda o işle ilgili beyninize farkında olmadan depo ettiğiniz tüm geçmiş yaşantılar çıkagelir. Okul sıralarındayken model aldığım, çeşitli nedenlerle özdeşim kurduğum bütün öğretmenler yardımıma koşmuştu. Her biri bir mimik veya bir söz kümesi, tavır ve anlatım biçimiyle ruhumda karışmıştı. Çoğunun isimlerini veya yüzlerini unutmuştum. Kimbilir nasıl bir eleme sistemiyle her bir özelliklerini parçalara ayırarak içime almıştım? Şimdi açıklamakta güçlük çekeceğim nedenlerden dolayı ben, okulu ve öğretmenlerimi çok sevmiştim. İşte belki de tam da bu yüzden "okul yaşamından kopamadığım için öğretmen olarak okula geri dönmüştüm". Kader mi seçim mi olduğu konusunda bütünüyle kuşkuda olduğum bu durum bu yazıyı yazmama vesiledir. Çocukluğum ve ilk gençliğimde öğretmenlerimi algılayışım belli ki mitolojik izler taşıyordu. Yarı tanrılardı onlar, biz çocuk ve masumduk, onlar öğreten, seven, onaylayan... Henüz iktidar ilişkisini sorgulamayı bilmiyordum ve isyankâr olmak için erkendi. Lise çağlarında ergenliğimin isyankâr damarı kendini göstermeye başlamıştı ki otorite rahatsızlığı baş gösterdi bir ara, ama yine de onlar kutsal bir halenin içinde durmaya devam ettiler.
İşte bu tür yüceltmelerle lise öğrencilerinin öğretmeni olmuştum. Onlara felsefe kavramlarını, düşünmeyi, sorgulamayı, eleştirmeyi ve en çok da şüphe etmeyi öğretmeliydim. Ama belleğim beni yanıltmıyordu, öyle ya bunlar bana da öğretilmemişti ki. Daha güçlü olan kültürel iklim hayallerimizin çok önüne geçmişti bile. Aciz hissediyordum kendimi. Haftanın iki saati girdiğim kalabalık sınıflarda nasıl da gitgide hem kendime, hem öğreteceklerime hem de ironik olarak çocuklara yabancılaşıyordum. İyi öğretmen sınıfını susturan öğretmendi; dışsal otorite öyle diyordu. Madem kalabalık sınıflar var, başka yaratıcı çözümler yerine zorbalığın uygulanması daha kolaydı. Şimdi derin suçluluk duyguma neden bu dışsal otorite oldu. Rafine olmayan, incelikten yoksun, ilkel ve şişmiş benliklerin oluşturduğu bu dışsal otorite, yapılan işin ne olduğuna ilişkin pek doğaldır ki hiçbir derinlemesine sorgulama ve bilgiye sahip olmadan salt tahakküm kurma peşindeydi. Bu uğurda öğrencilerin gözü önünde öğretmen olarak aşağılanabiliyorduk. Belki de bu tür aşağılamalardan kaçabilmek için, içimde sevmediğim o kötücül damar itaat ediyordu ve enerjimi o kıpır kıpır, yerinde duramayan, dertleri felsefeden başka her şey olan o çocukları susturmaya veriyordum. Diğer öğretmenlerle kurulacak her türlü paylaşım ve çözüm denemeleri çeşitli ruhsal ve kültürel engellere takılıp boşa çıkıyordu, çünkü itaat geleneği her durumda ağır basıyordu. Salınan ve kuşkuda olan ruhum vicdanımın takibindeydi, bir taraftan dışsal otoriteye itaat ederken içsel otorite bana işkence ediyor, böylece güç de olsa vicdanımın gözetiminde uğraşlara girişiyordum: İlgili bulduğum öğrencilerle pano hazırlıyor, sohbetler ediyor, okumalar yaptırıyor ve özel slaytlar hazırlayıp sunuyordum. Sahip olmadıkları kavramlarla onları tanıştırmaya çalışıyor, kışkırtarak veya teşvik ederek sorgulatmaya çalışıyordum. Ama olmuyordu. Ben sihirbaz değildim ki, hokus pokuslarla büyülenip farkındalıkları yüksek, sorgulayan, kuşku duyan, yüksek değerlere sahip mucizevi bireyler yaratayım. İtaat ve saldırganlık dört taraftan pompalanıyorken, yalnız ve aciz olduğumu fark ediyordum.
Çalınan ruhlar
Kendimi rahatlatmaya çalışsam da sorumluyum. Çünkü farkındayım. Bu çocuklar ellerine silah verilip kolaylıkla katil haline getirilebilirler, getirildiler de. Çünkü saldırgan ve yıkıcı, aşağılayıcı olduklarında saygı ve itibar göreceklerini; nezaketli, anlayışlı olduklarında pısırık ve hatta aptal olarak damgalanacaklarını türlü deneyimlerle öğrendiler, öğreniyorlar. (Bu deneyimlerin neler olduğu üzerine yazılacak ve söylenecek çok şey var, fakat bu başka bir yazının konusu olmalı diye düşündüğüm için ayrıntıya girmedim.) Sakin, yavaş ve öze ilişkin, emek isteyen eylemler ve uğraşlar yerine birden parlayıp göz alan, içerikten yoksun sahte başarıların alkışlandığını yaşantıladılar hep. Başarı ideolojisi belki de hiçbir dönemde çocukların ruhlarını bu kadar çalmamıştı. Bu ideolojilerin bilerek veya bilmeyerek (daha kötüsü de bu sanırım) taşıyıcısı ve uygulayıcısı olarak öğretmenlik, en başta ruhsal ve ahlaksal bakımdan sarsılıp belki de yıkılıp yeniden kurulmaya ihtiyaç duyuyor.
Çok uzun zamandır üstümüze çöken bir şey var: Ağır, sakil ve kirli, beraber ve yeniden tanımlanmaya, kavramsallaştırılıp üzerinde düşünülmeye ihtiyaç duyan. Ben sadece içdökmeyle anlattım işte buradaki penceremden, artık görmeye daha fazla tahammül edemediğim şeyleri. Artık penceremi kapatmak istedim, fiili olarak kapattım şimdilik ama hafızam yerli yerinde...

RÜYA CAN: Öğretmen