OHAL'in tutunamayanları

Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya yönelik sosyal ve ekonomik öncelikler son yıllarda özellikle Batı'dan çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından tartışmaya açılan bir konu oldu. Bu konu hakkında birkaç söz de Diyarbakır'dan bir sivil toplum örgütü olarak biz söylemek istiyoruz.
Haber: BÜLENT AÇIKGÖZ / Arşivi
NURCAN BAYSAL / Arşivi

Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya yönelik sosyal ve ekonomik öncelikler son yıllarda özellikle Batı'dan çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından tartışmaya açılan bir konu oldu. Bu konu hakkında birkaç söz de Diyarbakır'dan bir sivil toplum örgütü olarak biz söylemek istiyoruz. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki durumun normalleşmesine ilişkin somut öneriler ortaya koymadan önce, bölgedeki tabloyu çok net olarak bilmek gerek. Ve bu tabloya baktığımız zaman iki önemli faktör önplana çıkıyor.
Bunlardan ilki son 20 yıldır bu bölgede bir çatışma ortamının olduğu. 1984'te başlayan bu çatışma ortamı 1987 yılında Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'nin kurulması ile dönüm noktasına ulaştı, yaklaşık 15 yıl süren OHAL uygulaması dönemi faili meçhuller, yargısız infazlar, kitlesel gözaltılar ve ağır hak ihlallerinin yaşandığı bir dönem olarak kayda geçti. Bölge nüfusunun yüzde 70'inin gençlerden oluştuğunu düşünürsek, bugün Güneydoğu'da yaşayan nüfusun çoğunluğunun bu çatışma ortamı sırasında doğmuş ve tüm yaşamları boyunca bir şekilde çatışma ortamından etkilenmiş bir nüfus olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bölgede kullanılan deyimle, bugün nüfusun çoğunluğunu "OHAL çocukları" oluşturuyor.
1990-95 arası yaşanan zorunlu göç, bu çatışma ortamının koşullarını daha da zorlaştırdı. Zorunlu göçten resmi rakamlara göre 953,680 kişi, sivil toplum örgütlerine göre ise 1,5-3 milyon arasında bir nüfus etkilendi. Bugün, zorunlu göç sadece bölgede değil, ülke genelinde de olumsuz etkilerini hissettiriyor. Zorunlu göçle ülke geneline yayılmış olan nüfusun büyük çoğunluğu gittikleri kentte hiçbir kamusal destek görmedikleri için büyük zorluklarla karşılaştı, yerleştikleri gecekondu mahallelerinde sisteme dahil olamayıp yabancılaştı ve sistem dışına itildi. Zorunlu göç mağdurlarında aidiyet duygusu çöktü, zaten zayıf olan vatandaş devlet ilişkisi giderek kopma noktasına geldi. Zorunlu göçün üzerinden yaklaşık 15 yıl geçmesine rağmen ne Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin kentlerinde ne de diğer Batı kentlerinde yaşayan zorunlu göç mağdurlarının yaşam düzeylerini yükseltmek için kamunun uyguladığı ciddi bir program bulunmuyor. Sonuç olarak, OHAL'in çocukları eğitimsizliğe, işsizliğe mahkum edildi, ne köylerine dönebiliyorlar ne de kentlerde tutunabilmelerine olanak sağlanıyor.
Her yerden yoksul
Bölge için ikinci önemli faktör ise işsizlik ve yoksulluk. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana göreli olarak ülkenin en yoksul bölgeleri olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde özellikle 1980 sonrasında işsizliğin ve yoksulluğun kalıcı, sürekli ve yaygın bir boyut kazandığını görüyoruz. Bu bölgelerde yaşanan yoksulluğun, ülkenin diğer yerlerinde karşı karşıya kalınan yoksullukla aynı olmadığı açıkça görülüyor. TESEV'in yeşil kart sahibi olan ve şartlı nakit transferinden yararlananlar üzerinden giderek yaptığı saha araştırmasına göre bölge illerinde yoksulluk Türkiye geneline göre çok daha yoğun bir şekilde yaşanıyor ve bölgede yaşam koşullarının diğer bölgelere kıyasla çok daha zor olduğunu gösteriyor. En iyimser tahminle bölgede ikamet eden nüfusun yüzde 60'ının yoksulluk sınırı altında yaşadığı söylenebilir. Şunu kabul etmek gerekir ki, Türkiye'de yoksulluğun etnik boyutu var ve 1990'larda yaşanan zorunlu göç bölgedeki yoksulluğu daha da tetikleyen bir unsur.
Tabii ki işsizlik ve yoksulluk kendi başına oluşmuyor, bölgenin genel ekonomik durumunun sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle, eğer işsizlik ve yoksulluğu temelden ortadan kaldırmayı ciddi olarak hedefleyeceksek, önce bölgenin ekonomik potansiyelini ortaya çıkaracak çalışmaların yapılması ve ardından üretimin canlandırılması ve gerekli yatırımların yapılması için kararlı politikaların uygulamaya konması gerekiyor. Oysa, şimdiye dek yapılanlara baktığımızda, maalesef bunların çoğu zaman mikro kredi, okul kampanyaları, özel teşvik sistemi gibi müdahalelerle sınırlı kaldığını görüyoruz. Çok açıktır ki bu sayılan uygulamalar bölgenin son derece olumsuz koşullarını dönüştürmek için hemen hiçbir şey ifade etmiyor. Üstelik bu programların çoğunu devlet, sivil toplum kuruluşlarına havale etmiş durumda. Mikro kredi ile yoksulluğu, okul kampanyalarıyla eğitim sorununun çözülebileceğini düşünmek hayalcilik olur.
Bölgenin işsizlik ve yoksulluktan kurtulması, insanların insan onuruna yaraşır bir yaşama kavuşabilmeleri için bir yandan kapsamlı ve entegre kentsel ve kırsal kalkınma politikaları uygulamaya geçirilirken diğer yandan yoksullukla mücadeleye yönelik sosyal politikaların hayata geçirilmesi şarttır. Bölgenin ekonomik ve sosyal durumunun iyileştirilmesine yönelik politikaların oluşturulabilmesi ve uygulanabilmesi için siyasi kararlılık gerekiyor. Şimdiye dek siyasi iktidarların böyle bir kararlılığı gösterdiğini söyleyemeyiz.
Bölgeye yönelik oluşturulacak bir programın bizim gözümüzde olmazsa olmaz unsurlarını aşağıda sıralıyoruz:
1. Zorunlu göçe tabi tutulmuş insanlar için özel programlar geliştirilmesi. Geri dönüşlerde ödenen tazminatların adil şekilde yeniden düzenlenmesi ve geri dönmek isteyenlere insanca yaşayabilecekleri geri dönüş koşullarının oluşturulması. Köylerine geri dönmek istemeyenler için bulundukları yerlerdeki yaşam koşullarının iyileştirilmesi.
2. Gelir transferi, sosyal hizmetler karşılığı gelir aktarımı gibi yoksulluk ve sosyal dışlanmaya yönelik sosyal yardım programlarının geliştirilmesi. Özellikle açlık sınırının altında yaşayan kesim için acil olarak koşulsuz nakit desteklerinin devreye sokulması.
3. Eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimin artırılması ve bu hizmetlerin kalitesinin yükseltilmesi.
4. Bölgenin ihtiyaçlarına uygun insan kaynağını ve kapasitesini artırmaya yönelik yatırımların yapılması ve programların hazırlanması.
5. Kırsalda yoksulluğun azaltılmasına ilişkin programların devreye sokulması.
6. Bölgeye yatırımların artması için özel teşvik sistemi düzenlemesi.
Kısacası Güneydoğu'daki sorunlara devlet politik, sosyal ve ekonomik eliyle yanıt vermeli. Bu süreçte bakış açısını sosyal, ekonomik ve insan hakları çerçevesinde yeniden şekillendirmeli. Unutulmamalıdır ki demokratikleşmemiş sistemlerin ne politik ne sosyal ne ekonomik dönüşümleri gerçekleştirmesi mümkün değil.

BÜLENT AÇIKGÖZ: Kalkınma Merkezi, Diyarbakır