Olağanüstü siyaset

Olağanüstü siyasal süreçler içinden geçiyoruz. Miting meydanlarını dolduran bayraklı kalabalıklar, 27 Nisan muhtırası, Anayasa Mahkemesi'nin şaşırtıcı kararı ve şimdi de Kuzey Irak'a müdahale planları.
Haber: AYŞE KADIOĞLU / Arşivi

Olağanüstü siyasal süreçler içinden geçiyoruz. Miting meydanlarını dolduran bayraklı kalabalıklar, 27 Nisan muhtırası, Anayasa Mahkemesi'nin şaşırtıcı kararı ve şimdi de Kuzey Irak'a müdahale planları. Bu müdahaleyi arzu eden askerler ve seçim dinamiklerine göre davranmaya başlayarak ulusalcılığa göz kırpan bir AKP. Son bir buçuk ayda yaşadığımız bu hızlı gelişmelere bağlı olarak siyaseti olağanüstü kılan en önemli olgu, siyasetin rejim krizi etrafında şekillenmekte olmasıdır. Böylece, siyasetin temel konusunu oluşturması beklenen işsizlik, gelir dağılımı, eğitim, sağlık ile ilgili tartışmalar ya yapılmıyor ya da ancak rejim krizi başlığı altında yapılıyor. Örneğin, yüz binlerce öğrencinin hayatını etkileyen OKS, ÖSS gibi merkezi sınav sistemlerini değiştirmek için yapılan önerilere ilişkin tartışmalar bile bu konuların içeriğine bir türlü giremeden rejim tartışmasına indirgeniyor. Bu durum aslında siyasetin bitmesine işaret ediyor. Siyasetin rejim krizine indirgendiği Türkiye -tuhaf bir durum ama- seçimlere hazırlanıyor. Bir tarafta siyasal rejimimiz olan Cumhuriyet'in elden gittiği kaygı ve korkusu içinde olanlar var, öte tarafta ise bu kaygı ve korkuyu paylaşmayan HERKES.
Devlet siyaseti ve diğerleri
Olağanüstü siyaset yaşantımıza girdiğinden bu yana, devletin muhafazasına dair kaygı ve korkuyu paylaşmayanlar arasında hiçbir fark yokmuş gibi yapılıyor. Liberaller, demokratlar ve muhafazakâr/dindarlar, aralarındaki onca farka rağmen, aynı cepheye itilmiş durumda. Ortak noktaları ise rejim elden gidiyor gibi bir vesveseye kendilerini kaptırmadıkları için neredeyse vatan haini durumuna düşmeleri. Olağanüstü siyaset, toplumu kesin çizgiler ile ikiye bölüyor. Bir yanda "Türkiye İran olabilir" paniği ve korkusu ile hareketlenen kalabalıklar, mitingler; öte yanda yarım kalmış bir demokratikleşme serüvenini sürdürmek isteyen liberaller, sosyal sorumluluğa verdikleri önem itibari ile liberallerden ayrılan demokratlar ve demokratikleşme doğrultusunda önemli yasaların parlamentoda kabulüne oy vermiş olan muhafazakâr/dindarlar. Özetle, yavaş yavaş pişirilen kurbağa hikâyeleriyle giderek uyuşturularak bir din devleti olmaya başladığımız efsanesine inananlar ve aralarındaki onca farka rağmen bu efsaneye inanmadıkları için kendilerini aynı cephede bulan liberal, demokrat ve muhafazakâr/dindar vatandaşlar.
Burada bir noktanın altını önemle çizmek gerekiyor: "Korku" cephesinden ayrılan liberal, demokrat ve muhafazakâr/dindar kesimin savunduğu düşünce ve politikalar, çağdaş siyasal ideolojiler içinde tanıdığımız düşünce akımlarının Türkiye'deki yansımaları. Çoğumuz "liberal" denildiğinde ne kastedildiği hakkında fikir yürütebiliyoruz. Ancak "korku" eksenli siyaseti tanımlamak çok zor. Çünkü, korku eksenli siyasetin ana hedefi devletin muhafazası. Bu uğurda demokratikleşmeyi gözden çıkarabilecek kadar ileri giden militan bir cumhuriyet fetişizmi ile karşı karşıyayız. Cumhuriyetin demokratikleşmesini varlığına tehdit olarak gören bir devlet ideolojisi... "Devlet ideolojisi" çağdaş siyasal ideolojiler arasında pek bilinen bir ideoloji değildir. Hele devletin muhafazasına odaklanmanın "sosyal demokrasi" adı altında insanlara sunulması akıllara durgunluk veren ve bildiğimiz bütün siyasal kategorileri sarsan bir durum. Bilinen çağdaş siyasal ideolojiler arasında korku siyasetine en yakın olanı faşizm. Hele bir de devletin muhafazası fikri, askeri darbeye gerek bırakmayacak bir şekilde kitleselleşiyor ve kitlelerin talebi olarak gündeme geliyor ise akıllara faşizmin gelmesi pek de şaşırtıcı değil.
Faşist siyaset
Faşizm öncesi dönemde, Weimar Almanya'sında (1918-1933), demokratik bir toplumda ayrıcalıklarını kaybetme korkusu içinde olan bir orta sınıf vardı. Bu dönemde Almanya'daki sosyalist ve komünist hareketlerin sağlam ideolojik temelleri ve güçlü parti yapılanmaları olduğunu biliyoruz. Bu durum, orta sınıfın ayrıcalıklarını kaybetmeye dair panik ve korkularını körüklemişti.
l. Dünya Savaşı sonunda imzalanan Versay Antlaşması'nı, kendilerine yapılmış bir haksızlık ve ulusal onurları ile oynanması olarak algılayan Almanların sayısı da epeyce fazlaydı. Son kertede Almanya'da Nasyonal Sosyalistlerin (altını çizelim "ulusalcı sosyalistlerin") oy patlamasına neden olan faktörler, böylesi bir orta sınıf paniği, korkusu ve haksızlığa uğrama ya da onuru ile oynanması psikolojisidir. Bugün Türkiye'nin ulusalcı sosyal demokratları da benzer bir panik, korku ve onur hissiyatından medet umarak faşizan siyasete doğru kaydılar. Ancak Türkiye'nin orta sınıfı içinde böylesi korkulara prim vermeyenler de var. Korku ve terör hissiyatının ne kadar yaygınlaşacağı bu nedenle büyük önem taşıyor.
Korku ya da terör yolu ile yapılan kitlesel siyaset, faşizme işaret eder. Almanya'da Nasyonal Sosyalist partiye oy verenler, faşizmin ne olduğunu bilmiyorlardı. Onlar kitlesel siyasetin coşkusuna, eğlencesine, ulusalcı temalarına kendilerini kaptırmaktan alıkoyamayan normal vatandaşlardı. Kitleselleşmeye karşı durmak için, muhakeme etmek konusunda direnmeyi izci olmaya yeğlemek, "iradenin zaferi"ne karşı durabilmek gerekiyor. Weimar Almanya'sında bunu yapabilen kişiler çok çok azdı. (George L. Mosse Almanya'da faşizanlığı mümkün kılan düşünce geleneğinin arka planına, eğitim kurumları, gençlik örgütleri ve siyasal partilerin tarihsel gelişimini inceleyerek ışık tutar). Nasyonal Sosyalistlerin iktidarda olduğu dönemde, partiye ve hatta parti milis örgütlerine üye olduğunu itiraf eden ünlü kişiler günümüzde hâlâ çıkıyor. Hatırlarsanız yakın bir geçmişte Nobel Edebiyat ödüllü Günter Grass da böylesi bir itirafta bulundu. Faşizmin en önemli özelliği kapsayıcılığı. Faşizmin tarihi, kendilerini bu kitlesel coşku ve eğlenceye kaptıramayan birkaç aydının, o kitlesel denize atlayamadıkları için mahkum oldukları yalnızlık hislerini anlatan hatıraları ile dolu. Faşizmin kol gezdiği yerde, faşist olmamak hiç de öyle kolay değil.
Korkudan prim
Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu siyasal dinamikler neden faşizmi akla getiriyor? Çünkü Türkiye'de sosyal demokrasi adı altında, devletin muhafazasına odaklanan ve kitlelerin korkularından prim yapmaya çalışan bir ideoloji, siyaseti olağanüstü kılıyor. Karşısında olan herkesi aynı kefeye koyuyor. Bu durumun benzerlerini Türkiye tarihinde de saptamak mümkün. Örneğin, 1909'de cereyan eden 31 Mart Olayı sonrasında İttihatçılar, karşılarında yer alan liberal ve dinciler arasında fark gözetmeden yargılama yoluna gidiyorlar. Neredeyse dönemin en önemli liberallerinden olan Prens Sabahattin tarihe "mürteci" olarak geçiyor. Benzer bir durum 1930'da Menemen Olayı sonrasında da yaşanıyor. Serbest Fırka kurucuları arasında yer alan ve liberalliği "kazara" diye nitelendirilebilecek Ahmet Ağaoğlu bile anılarında mürtecilik ile suçlandığını anlatır. Özetle, zaten liberallerle mürteciler arasındaki farkın pek seçilemediği bir siyasal geleneğimiz var. Bunun sebebi, devletin kapsayıcılığı ile siyasete her zaman taraf olması. Devlet siyasete taraf olunca, bunu sorgulayan görüşlerin hepsi aynı kefeye atılabiliyor. Her reform önerisi, devletin muhafazasına bir tehdit olarak algılanıyor. Liberallerin muhafazakârlardan, demokratların dincilerden adeta bir farkı kalmıyor. Bu durum siyasetin olağanüstü halinin en önemli delili. Oysa, olağan siyaset, aynı cepheye itilenlerin siyasal farklılıklarının seçmene ve parlamentoya yansıması demek değil midir?
Devletin siyasete taraf olması genellikle otoriterliği çağrıştırır. Böyle bir ortamda askeri darbeler ve kitlelerin siyasetten dışlanması söz konusu olur. Türkiye'de ise bugün, devletin muhafazasına odaklanan ulusalcı siyasetin kitlelere mal edilme çabasını gözlemlemek mümkün. 2007 Türkiye'sinde yukarıdan inmekte zorlanan darbe adeta aşağıdan getirilmeye çalışılıyor. İşte bu nedenle -yani öyle durduk yerde değil- aklımıza faşizm geliyor.
Son bir not olarak şunu eklemek gerek: Weimar Almanya'sında Nasyonal Sosyalistlere oy verenlerin hiçbiri canavar filan değildi. Çoğu bildiğimiz, tipik, içki sofralarında siyasetçilere kızan, "bunların hepsi aynı" diyerek siyaset karşıtlığına düşen, onları kurtaracak parlamento dışından kahramanlara hasret, kazandıkları üç beş parça malı mülkü, ayrıcalığı, kendilerinden aşağıda gördükleri kesimlere kaptırmaktan korkan orta sınıf mensupları idi. Milyonları ölüme götürecek bir ideolojiye oy verdiklerinin o kadar da farkında değillerdi. Ancak giderek daha dışlayıcı bir biçimde tanımlanan ulusal kimlikleri ile de haddinden fazla gurur duyuyorlardı. İnsanlar bile bile faşist olmuyor. Faşizmin ne olduğu, içinde yaşanırken değil, çok daha sonra anlaşılıyor. O yüzden faşizmin ne olduğunu bilmek ve unutmamak önemli.