Ölme ödevi, ölmeme suçu ve tren!

Bazen -ama çok sık değil- söz gerçekle sınanır. Oysa söz; söylenmek, ifade etmek, belirtmek ya da vurgulamak içindir. Gerçekle sınandığı durumlarda söz katılır, somutlaşır, gerçeğin kendisi olacak sanılır. "Ölümüne sevmek"te olduğu gibi ya da "canını vermek"te...
Haber: KASIM AKBAŞ / Arşivi

Bazen -ama çok sık değil- söz gerçekle sınanır. Oysa söz; söylenmek, ifade etmek, belirtmek ya da vurgulamak içindir. Gerçekle sınandığı durumlarda söz katılır, somutlaşır, gerçeğin kendisi olacak sanılır. "Ölümüne sevmek"te olduğu gibi ya da "canını vermek"te...
Dağlıca baskınında kaçırılan sekiz asker, tantanalı bir süreç eşliğinde teslim edildi. Onyıllardır biriktirilen ölüm kültürü nedeniyle, ölenlerin şehit olup arkalarına onbinleri taktıkları bu tarihsel kesitte "ölmeme hakları"nı kullanan bu sekiz gencin akıbetleri hakkındaki sorular, uzun süre sessizlikle geçiştirilmişti. Fakat onlar bir "gerçeklik" olarak vardılar ve ortaya çıktıklarında "keşke olmasalar"dı dendi. Adalet Bakanı, kurtulduklarına sevinemedi. Söz oyunu yapıp bu ifadesinden, Adalet Bakanı'nın ölen askerlere sevindiği gibi bir sonuç çıkartmayacağım. Bu çok yakışıksız olurdu. Başkalarının çocuklarının yaşamları üzerinden siyaset yapma edebi de bakanın kendi tercihidir. Buna dair söylenecekleri de Denizlili Piyade Er Fatih Atakul'un annesi Aynur Atakul söyledi zaten.
Söylenmeyen şuydu: Bu yaşananlar aracılığıyla devletin, vatanın ya da toplumun, (böyle milliyetçi kalkışma anlarında aralarındaki fark belirsizleşiyor çünkü) yurttaşlarından beklentilerinin sınırının nerelere varabileceği öğretildi hepimize. Çünkü gelişmeler bizi, bugüne kadar anayasanın "temel haklar ve ödevler" başlıklı ikinci kısmını okurken rastlamadığımız bir kavramla tanıştırdı: "Ölme ödevi".
Bu ülke, bu toprak, bu millet, bu bayrak, bu devlet için canını vermekten çekinmeme retoriğinin ötesinde bir şeyler gizli bu kavramın içinde... Birincisi, bugüne kadar bu retorik, -adı üstünde- yalnızca bir "söz"dü, şimdi bu söz gerçekle sınanır oldu. Bugüne kadar yurttaşlardan, vatan için ölmeye hazır olduklarını söylemeleri beklenirdi, şimdi ölmeleri beklenir oldu. İkincisi, bu ülkeyi ölecek kadar sevdiğini söyleyip bunu yaşamlarını vererek gösterenler oldu ve "sözlerinin eri" olarak anılacaklardır. Şimdi farklı olan "canını verme" retoriğinin bir tür objektif yükümlülük gibi dayatılmasıdır. Böylece, yurttaşın devleti, ülkesi ve milleti için yerine getirmesi yükümlülükleri arasına "ölmek zorunda olmak" da eklendi. Bundan böyle, ikinci bir emre kadar, herkesin ülkeyi kendi meşrebince sevebilme özgürlüğü ortadan kalkmış, sevgi ölümle sınanmaya başladı, "vatanını en çok seven en çok ölen" oldu. Aslında hepimiz yalnızca bir kere ölebilecekken hem de...
Meğer sekiz alıkonmuş asker dağ, tepe, bayır dolaştırılıp en temel hakları olan yaşama haklarını kullanırlarken, devlet ve toplum onlardan "ölme ödevleri"ni yerine getirmelerini beklermiş. Askerlere duyulan ve çeşitli düzeylerde dile getirilen öfkenin tek anlamı bu çünkü... Suçlu gibi alınıp sorgulandıklarına göre de, ölmeyerek önemli bir suçu, "ölmeme suçu"nu işlemiş olmalılar. Sahi devlet ya da toplum, yurttaşlardan neler bekler? Biat edilmesini mi? Çalışılmasını mı? Sadakat gösterilmesini mi? Sevilmeyi mi? Abad edilmeyi mi? Vergi verilmesini mi? Birarada yaşamın kabullenilmesini mi? Düşmanlarının öldürülmesini mi? Temiz tutulmayı mı? Yoksa toplumla sözleşme yaparken, ölmeyi de vaat etmiş miydik?
"Ölümüne sevmek", "vatan için ölmek" retoriğinin gelip dayandığı ve gerçekle sınandığı bu nokta, bambaşka, bu kez soyutun somutla tarif edildiği bir sevgi anlayışını getirdi aklıma: Dört beş yaşlarında bir afacandı. O tatsız soruyu sormuştu yanındaki; "beni ne kadar seviyorsun?" sorusunu... Kollarını iki yana açıp "işte bu kadar" demek yeter mi? O güne kadar gördüğü, bildiği en büyük somut nesne ile yanıt verdi bizim afacan: "Tren kadar!" Hem bir duygunun böyle somutlaşıp elle tutulur gözle görülür, yani işe yarar hale gelmesi hem de somut bir gerçekliğin soyut bir ölçü birimi olacak kadar incelmesi karşısında hangi filozofun hangi derin yaklaşımı ayakta kalabilir? Ve hangi devlet adamı bu ülkeyi "tren kadar" sevebilme özgürlüğünü kabul etme erdemini gösterebilir?

KASIM AKBAŞ: Ar. Gör., Anadolu Üni.