Ölüler eve dönemez

"Yok yok" diyorduk, "İlla ki bir yerlerden bir açılım olur. Eve Dönüş Yasası değiştirilip, bir affa dönüşebilir. Başlangıç itibarıyla..." Televizyon kanallarında, gazete köşelerinde...
Haber: EVRİM ALATAŞ / Arşivi

"Yok yok" diyorduk, "İlla ki bir yerlerden bir açılım olur. Eve Dönüş Yasası değiştirilip, bir affa dönüşebilir. Başlangıç itibarıyla..." Televizyon kanallarında, gazete köşelerinde, siyaset kulislerinde yeni ceza kanununun 221. maddesinin genişletileceği tartışmaları sürerken, bir gece tam uyku başlangıcındaydık ki uçaklar kalktı Diyarbakır'dan. Her zaman kalkarlardı. Hep de merak ederdik, bu kadar savaş uçağı her gün niye kalkar diye. Bu sefer gece kalkmışlardı. (Şu anda bu yazıyı yazarken bile F-16'lar kalkıyor.) Zaten birkaç saat sonra işin rengi belli oldu. İşin rengi hepten belli olsa da, yani ölülerin evine dönemeyeceğini bilsek de, Titanik filmindeki orkestra ekibi gibi gemi su alırken, bizler çalmaya devam edelim: Pişmanlık yasası neye yarar?
Bugüne kadar çıkan yasaları, dağlara atılan bildirileri, çağrılardaki dili, yaklaşımı değerlendirirken devlet geleneğini, muhafazakâr erkek dilini feminist yaklaşımlarla sorgulayabilir, uygulanabilirliğini ve karşılığının ne anlama geldiğini bir devlet yöntemi olarak inceleyebiliriz. Evvela geçmişe gidelim. Erken Cumhuriyet dönemlerine... Malum, Kürt sorunu artık geçmişte yaşanan isyanlar da gözönüne alınarak değerlendiriliyor. Devlet, geçmişte Kürt bölgelerini "ihmal ettiğini" kabul de ederek yeni tarzlar denemeye çalışıyor. Haliyle 1938'de Dersim'de yaşananlar, bir yere kadar, tahribatları açık konuşulmadan bir "isyan" olarak değerlendiriliyor. 1937'de Dersim'in okuma yazma bilmez ahalisinin üstüne bombalardan önce bildiriler atılmıştı. "Teslim olun" çağrıları içeren bildiriler dört dildeydi: Türkçe, Osmanlıca, Zaza ve Kurmanci... Şöyle deniliyordu: "Cumhuriyet Hükümeti sizi şefkat ve merhametle kucağına almak, sizi mesut etmek istiyor... Sizi ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet Hükümeti'ne teslim ediniz veyahut onlar kendileri teslim olmalılar... Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyetin adil muamelesinden başka bir şey görmeyeceklerdir. Bu suretle siz kıymetli vatandaşlarımızdan hiçbirinin burnu kanamayacaktır. Aksi takdirde yani dediklerimizi yapmazsanız her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyetin kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz. Cumhuriyet Hükümetinin bu son şefkat ve merhametini bildiren bu bildirisini 24 saat çoluk çocuğunuzla beraber okuyun, düşünün ve çabuk cevap verin. Yoksa hiç istemediğimiz halde sizi mahvedecek olan kuvvetler harekete geçeceklerdir. Devlete itaat gerekir."
Bu satırlardaki "çoluk çocuğunuz" sözlerinin ne anlama geldiğini ayrıca açmaya gerek yok sanırım. Ayrıca, o dönemlerde Türkçe dışındaki dillerin yasak olduğunu, lakin bildirilerin hem Zazaca hem de Kurmanci dilinde yazıldığı da dikkatinizi çekmiştir sanırım. Vaktiyle, çatışmaların en yoğun olduğu dönemlerde Kürtçe henüz yasakken Dicle Radyosu'nda dağlara yapılan Kürtçe "teslim ol" çağrıları da aynı kıvamdadır. Ve aslında Kürtçe, devletin her dönem kullandığı bir "teslim ol" dilidir.
Gelin sizi evlendirelim
Bugüne kadar pek çok yasa çıktı. Pişmanlık yasası, eve dönüş yasası vs. Kuşkusuz ki her yasadan faydalanan ve teslim olan militanlar oldu. Aslında tam bu noktada işler karışıyor. Söz konusu yasaların sorunu çözmeyeceğini söylemek artık aynı nakaratı tekrarlamak olur. Hele de bombalar yağarken, analitik akıl yitmiştir zaten. Konumuz bu tartışmadan ziyade, yaklaşımı ve dili sorgulamak.
Vaktiyle "Anadoludan Görünüm", "Perde Arkası" gibi TRT programlar vardı. Ki o günler gitsin, bir daha gelmesin. Çünkü cesetler gözümüzün içine içine sokulurdu. Yan yana dizilmiş, üstü başı dağınık, kan revan içindeki cesetleri, henüz köyde çocukken izlerdik. Programlarda dikkatimi çekerdi, yakalanan militanların istekleri sorulur, "Deniz kenarında sigara içmek istiyorum" gibi cevaplar alınırdı. Şaşırırdım tabii, "Deniz... Ne alaka?"
Çıkarılan yasalar, atılan bildirilerdeki temel vurgu "Gelin sizi evlendirelim", "Sizin de çocuğunuz olsun", "Ananızın babanızın elini öpün", "Yemek yiyin" idi. Ve hatta fotoğraflı bildiriler hazırlanırdı. Gelin-damat, kenarda bir bebek görüntüsü. Veya üzerinde daha ziyade reklamlarda gördüğümüz bütün, kızarmış tavuk, bol bol meyvenin, tepeleme etli pilavların olduğu bildiriler... Kimilerinde ise fotomontaj ile PKK komutanları bollu bir sofranın başına yerleştirilir, sofraya bir de şarap dikilirdi: "Onlar yiyor, siz açsınız!"
Yakın zamanda 221. maddenin genişletileceğine dair tiyolar veren Başbakan Erdoğan da şöyle demişti: "Biz, dağa çıkışı engellemek ve dağda da bu kanlı teröre karışmamış, bulaşmamış olanlara da 'gel ananın, babanın yanına' demişiz. Yaptığımız iş budur. Zaten siyasetçinin yapması gereken de bu değil mi? Biz bunu yapıyoruz, çünkü yaradılanların tümünü Yaradandan ötürü severiz."
İşte şimdi sorgulayabiliriz. Dağdaki insanların Türkiye'nin çok temel bir sorununun nedeni ya da sonucu olduğunu, işin içine kanın girdiğini vs. her şeyi bir kenara bırakalım. Varsayalım ki bambaşka bir şeyden dolayı gittiler. Devlet olgusu bu noktada nedir ve devletin dili böyle mi olur? Yaşamı "ananın babanın elini öpüp evlendirilmek" üzerine kurmak ve daha da enteresanı devletin kendisine "sağdıçlık" rolü yüklemesi enteresan değil midir? Yani, Türkiye'nin yoksulluk sorununu "hayırseverlik" sınırları içerisinde değerlendirip yoksulla ilişkisini de "hayrat" düzeneğinde kurmak, sendikal ve sınıfsal sorunları, daha çok da bir sendika toplantısında "Açım efendim, aç" diye bağıran işçiyi kenara çekip "ilgileneceğiz" diye sakinleştirerek çözmek, engellilerle belirli zamanlarda protez ya da tekerlekli sandalye dağıtarak "kaynaşmak" gibi yaklaşımların benzeridir "sağdıçlık". Devletin "babalığı"dır daha genel anlamıyla.
Peki dağa giden gençlerin temel sorunu başlık parası bulamamak veya kızarmış tavuk yiyememek midir? Evet, içinde bunların da bulunduğu daha girift bir sorundur bu kesin? Açlık, etnik bir sorundur. Lakin bu, bu şekildeki bir düz mantıkla irdelenemez. Ki zaten "Devletin ekmeğini yiyip devlete ihanet etmek" ile kızarmış tavuk da apayrı bir çelişki içindedir de takılmayalım...
Eğer ki dağdakilere "başlık parası bulamamış erkekler" gibi bakılıp "gelin evlendirelim" deniliyor ise, kadınlar için ne söylenecek? Hatırlanırsa, 2004 Ekim'inde Hürriyet gazetesinin ekinde Kandil'deki kadınlara ilişkin bir yazı çıktı. Gitar çalan, okuyan, dizi izleyen kadınlardı... Bir tek bölüm aktarıyorum: "Son yılların feminist girişiminde önemli kazanımlar var. Fakat toplumsal gelişmeyi hedefleme konusunda yeterli bulmuyoruz. Bizde toplumsal dönüşümü esas almak önemli. Bizde sadece cinsiyetçi bakış açısı yok. Erkeği dönüştürme mücadelemiz gündemimizde. Biz kadın ve erkeğin birlikte gelişimini esas alıyoruz. Fakat gelişim kadının öncülüğünde..." Haydi buyurun!
Veya dünya örnekleriyle kıyaslayalım. Düşünelim, İngiltere hükümeti IRA militanlarına çağrı yapıyor: "Gelin, evinize dönün, sizi evlendirelim!" Nasıl dururdu bu cümle? ETA için de söyleyebiliriz. Madem ki konu kendi coğrafyamız olduğunda her şey "taraflı" görünüyor. Yer değiştirerek düşünelim. Dünya ne derdi böyle bir çağrıya?
Ev nedir peki? Anne bulaşık yıkar, baba maç izler, çocuğun rolü ise cinsiyetine göre tanımlanır. Yani "yuvalarımız" çok mu sıcaktır? Evinde her gün dayak yiyen kadına karşı, açlıktan kahveye gidip günü geçirmeye çalışan erkeğe karşı, önlük bulamayan çocuğa, kira ödeyemeyen onca yoksula karşı, hangi ev?
Eğer ki mesele birilerine "hayal bile edemeyecekleri acılar yaşatmak" ise, kanımca hiç girmeyelim böyle enteresan yasa arayışlarına. Ki başında söyledik, ölüler evlerine dönemez.