Öp alnının çatından!

Öp alnının çatından!
Öp alnının çatından!

Dizilerin iyi kadınları sadece alınlarından öpülür.?Aşk-ı Memnu?nun Nihal?i ve ?Kapalıçarşı?nın Diyar?ı gibi. Kötüler ise...

Dizilerin en eğlenceli klişesi, öpüşme sahneleri. Göç kültürüyle geldiği ayan beyan belli bir "alından öpme" klişesi bulaşıcı bir hastalık misali diziden diziye sirayet ediyor
Haber: ORHAN TEKELİOĞLU - orhantekelioglu@gmail.com / Arşivi



Kim ne derse desin, memleketteki birçok sorunun kaynağı kadın erkek ilişkilerinin düzeninde, yordamında ve içeriğinde şekilleniyor. “Vesayet” mi diyorsunuz, “iktidar” mı, yoksa “bağımlılık” ilişkisi mi, hemen hepsi bizatihi kadın erkek ilişkilerinin “bağrında” doğuyor, oradan da toplumsal ilişkiler coğrafyasına dağılıyor, kültürel karaktere model oluyor. Dizilerin kültürel muhafazakârlığın kaynağı olduğu tezinin en güçlü delili, bizzat dizilerdeki kadınların ve erkeklerin birbirleriyle tanışma, yakınlaşma ya da ayrılma anlatıları. Neticede popüler kültür anlatıları olduğu için kalıp yargılar, klişeler olmadan yazılamıyor senaryolar, buna da kimsenin bir itirazı olamaz zaten, sorun seçim kriterlerinde, “iyilerin” “kötülerin” ne olarak tanımlandığında. Bir uçta kötünün kötüsü, zina yapan, “aldatan” kadın klişesi var. Aşk-ı Memnu model dizi bu bağlamda. Bihter sadece kocasını aldatmıyor ki, aynı zamanda sürekli olarak cinsel hisleri harekete geçirecek elbiseler tercih ediyor, dekoltesi en derininden, eteği en minisinden ve en kötüsü, saklamaktan çekinmediği şehevi bir “arzusu” var. Bu kadın hem “sinsi” hem de “fettan”, toplumsal ahlak düzeninde “alçaklığa” dair ne kadar klişe varsa Bihter’in davranışlarına ekleniyor. Örneğin ondan da canavar bir “annesi” olabiliyor, etrafındaki “iyilerden” hiç hoşlanmıyor, hatta onlardan “nefret” ediyor, insanlara karşı “gaddar” ve üstüne üstlük sersemin biri hiç değil, aksine hinlikte, kötülükte şahikalar yaratıyor. Kolayca fark edilebileceği üzere, ibret mesellerinde anlatılan cinsinden “şeytanlaştırılmış” bir kadın prototipi çiziliyor Bihter üzerinden. Ve sadece cinsel arzusuyla değil, aynı zamanda ona eşlik eden toplumsal davranışlarıyla bir “paket” olarak izleyiciye sunuluyor bu zinaya meyyal, kötücül, şeytan-kadın. Bana Aşk-ı Memnu’nun bir edebiyat uyarlaması olduğunu söylemeyin, kimse onu tarihsel bir roman uyarlaması, bir Servet-i Fünûn anlatısı olarak izlemiyor, “uyarlama” mevzuu çoktan sona erdi, günümüz dünyasına yaptığı göndermelerle reytinglerde zirve yapıyor meşum dizi. Bu kadın prototipinin birçok versiyonu var zaten diğer dizilerde, örneğin Aşk ve Ceza’nın reklamevinde çalışan yan kadın karakterleri benzer bir şuhluk ve pervasızlık gösterisi yapıyorlar. Canım Ailem’i bile bir süre ziyaret etti bu kadınlardan biri. Tuhaf bir açmaz (dilemma) var bu karakterlerde, modern bir insan olmak için olmazsa olmaz olan birçok özelliğe haizler. Öncelikle, tek başlarına karar verebiliyorlar, yani “bağımsız” ve “başına buyruklar”, toplumsal normları hiç takmıyor, ilişkiye girmek istedikleri erkekleri kendileri seçiyorlar. Kısacası toplumsal ilişkilerini kendi başına yönetebilen, erkeğe asla boyun eğmeyen, hayatlarını belirleme anlamında aktif ve çok güçlü kadın karakterler. Acaba bu kadar “kötülük” yapmasalar onları sevebilir miydik? Çağdaş bir kadın modeli olarak benimser miydik?

Elvenmeden asla
Bu sorunun cevabını arayacaksak, karşıtlığın öteki ucuna, olumlanan, âşık olunan, erkeklerin üzerlerine titrediği kadın karakterlere bakmak zorundayız. Modellediğimiz dizi Aşk-ı Memnu olduğuna göre Nihal’in ne menem bir kadın protipi olduğu önem kazanıyor. Alabildiğine saf oluyor bu “kızlar” (“kadın” diye yazmak mümkün değil), “çocuk” gibiler, ki burası çok önemli. Sevdikleri erkeklerde iyi bir “baba” modeli arıyorlar, kendine yeterli, eksiksiz bir erkek. Böylece kendilerini “eksik” olarak düşünüyorlar, onları “tamamlayacak” bir erkeğe “teslim olmak” için, hiyerarşik bir vesayet ilişkisini yaşamak için çırpınıyorlar. Elbette kötü babalardan da bulunuyor dizilerde, aklıma Kapalıçarşı’daki Diyar’ın “dayakçı” ya da Ezel’deki Eyşan’ın “hinoğluhin” olanı geliyor, zaten bu nedenle, “yanlış babalar” yüzünden başlarına gelmedik kalmıyor bu kızların. Kolayca “saf” diye nitelendirilebilecek derecede ahlaklı ve “iyi” kalpliler. Sosyal ilişkiler anlamındaysa düpedüz “pasif “. Suskun, utangaç ve karşı cinse karşı çekingenler, erkeklere ancak kaçamak bakışlarla bakabiliyor, beğendikleri erkeklerle yakınlaşsalar bile cinsel dürtülerini kolayca baskılayabiliyorlar, “şehevi hisler” bu kızların yanına yöresine uğramıyor belli ki. “Evlenmeden asla!” temel düsturları, iki-üç kere çıktıktan sonra başlıyorlar soruları sormaya, hemen yakınındaki bir kız arkadaşına, “Ne zaman evlenme teklif edecek acaba, yoksa beni sevmiyor mu?” 60’larda çevrilmiş Türk filmlerinden apartılmış bir ruh hâli, 2000’ler Türkiye’sine adapte edilmeye çalışılıyor. Kırsal kesimde, uzak bir taşrada ya da şehrin dış çeperlerinde yaşayanlar söylese neyse, şehrin merkezindeki “bembeyaz kızların” hâl ve davranışlarının aynen böyle olduğu iddia ediliyor. İddiayı test etmek için Etiler’e gitmeye, gerek yok, insan İstiklal Caddesinde gündüz saatinlerinde bile bir tur atsa, Nihallerden çok Bihterlerin Cadde-i Kebir’de fink attığını kolayca gözlemleyebilir. Mesele kültürel muhafazakârlığa övgüler düzmek olunca, senaristler hayal dünyasında sınır tanımıyorlar. Örneğin, Aşk ve Ceza’nın tipik orta sınıf kızı, eğitimli, yabancı dil bilir reklamcısı Yasemin’in fantastik bir bekaret anlatısı var. Kızımız ölmüş babasına söz vermiş (neden diye sormayın’), bekaretini evleninceye kadar muhafaza edecekmiş (buraya kadar her şey toplumsal norma uyma anlamında, “normal”), fakat nişanlısının onu aldattığını anlayınca çok sinirleniyor ve yıllardır koruyup kolladığı bekaretini önüne çıkan ilk erkeğe teslim ediveriyor. Tabii ki hemen hamile kalıyor (Türk erkeğine özgü bir haslet olsa gerek) ve fıtraten “iyi” biri olduğundan, o gece “önüne çıkan” erkek de iyi biri oluyor. Zaten kahramanlarımız daha sonra tekrar karşılaşacak ve birbirlerine âşık olacaklardır. Yok, dizi henüz bitmedi ama nasıl biteceğini tahmin etmek zor değil.
Dizilerin en eğlenceli klişesi öpüşme sahneleri. Göç kültürüyle geldiği ayan beyan belli bir “alından öpme” klişesi bulaşıcı bir hastalık misali diziden diziye sirayet ediyor. Erkekler, binbir badireden sonra “emellerine erişip” sevdiklerine kavuştuktan sonra “kızları”, tövbe hâşâ, dudaklarından öpmüyor, yanaktan öpmek de kesmiyor besbelli, konduruveriyorlar buseyi alnın tam ortasına. Kızımız da, masum bir gülücükle karşılıyor buseyi, evlilik garantidir artık. Erkek için “teslim almanın” mührüdür o buse. Konaklı dizilerin tanıştırdığı feodal, arkaik, “namusumsun” demenin bir başka yolu. Öpen kadınlar ise öteki uçta yer bulabiliyorlar dizi anlatılarında, erkeğini üstelik dudağından öpen Bihter’in zafer bakışına ne demeli? Sadece “kötülere” öpme hakkı vererek, kadınlara en büyük kötülüğü dizi anlatıları yapıyor. Kadınları (“kızları” değil!) “çocuklaştırarak”, alınlara buseler kondurarak, pasifize ederek modernleştiremezsiniz. Sevince alnın ortasına bir öpücük koyan dizi erkeklerinin, kızınca alnın çatına ne koyacağını düşünüyorsunuz?

ORHAN TEKELİOĞLU: Bahçeşehir Üni.


    ETİKETLER:

    Mayın