Operasyon mu, uzun erimli savaş mı?

Haziran ve Temmuz aylarında Express dergisinde İrfan Aktan'ın PKK'daki son gelişmeleri yaklaşan seçimler ışığında değerlendiren dikkat çekici iki yazısı yayımlanmıştı.
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Haziran ve Temmuz aylarında Express dergisinde İrfan Aktan'ın PKK'daki son gelişmeleri yaklaşan seçimler ışığında değerlendiren dikkat çekici iki yazısı yayımlanmıştı. Aktan, bu yazılardaki çözümlemelerini daha uzun erimli bir perspektiften ele aldığı, PKK'nın değişen stratejilerini incelediği bir yazıyı Birikim dergisinin Aralık 2007 sayısında, "PKK uzun bir savaşa hazırlanıyor" başlığıyla yayımladı. Başlığının da özetlediği gibi, PKK'nın, 2003'ten itibaren, Kürt sorununun çözümünün silahlı mücadeleden geçtiği iddiası üzerine yeniden kurduğu stratejinin gelişimi bu yazıda inceleniyor.
Aktan, PKK ve aslında popüler Kürt sorunu olarak tanımladığı sorunun geçtiğimiz sekiz yılda dört aşamadan geçtiğini belirtiyor. 1 Eylül 1999, 2003, 2005 ve 22 Temmuz 2007 tarihlerinin kilometre taşlarını oluşturduğu dört önemli aşama tespit ediyor. Hatırlanacağı gibi, 1 Eylül 1999'da Abdullah Öcalan tutuklu olduğu İmralı'dan PKK militanlarına Türkiye'nin dışına çıkma emri vermişti. Bu emri izleyen PKK, ateşkes ilan edip sınır dışına çekilmişti. PKK'nın iyi niyet elçileri olarak Türkiye'ye gelen veya askerlere teslim olanlar tutuklanıp hapis cezalarına çarptırılmalarına rağmen, çatışmalar da hızla azalmıştı.
Dönüşüm beklentisi
Bu tarihten 2003 ortasına kadar PKK yönetimi, silahsız, sivil yeni bir örgüt öngörüsünü sürdürdü ve yeniden yapılanma girişimlerinde bulundu. KADEK adını aldı. ABD'nin olası Irak saldırısına şiddetle karşı olan PKK yönetimi, böyle bir saldırının Kürtlere yönelik bir imha planını, daha doğrusu PKK örgütünü yok etme planını içerdiğini iddia ediyordu. Aktan, bu dönemde Türkiye'de atılan adımların çok çekingen kalmasının, özellikle "Eve Dönüş Yasası"nın bir pişmanlık yasası gibi çıkmasının, silahlı örgüt olarak PKK'nın bitirilmesi fırsatının kaçırılmasına yol açtığını belirtiyor. OHAL uygulamasının kaldırılması, TRT'de Kürtçe yayınların çok sınırlı da olsa başlaması gibi ileri adımların yarattığı dönüşüm beklentisinin, 2003 sonbaharından itibaren bambaşka bir mecraya yöneldiğini belirtiyor.
Aktan, ismini bu kez Kongra Gel (Halk Kongresi) olarak değiştiren PKK'nın, bu tarihten itibaren bölgesel düzeyde bir Kürt ayaklanması çabasıyla hareket etmeye başladığını belirtiyor. Yazıda, özellikle "ABD mandacısı" yaftası takılarak Osman Öcalan ve Nizamettin Taş'a karşı sürdürülen örgüt içi mücadele ve bunun uzantısında, Diyarbakır'da HADEP eski genel başkan yardımcısı Hikmet Fidan'ın 2005'te, bir yıl sonra PKK eski Avrupa sorumlusu Kani Yılmaz'ın Süleymaniye'de öldürülmelerine varan süreç ele alınıyor. Aktan, bu sürecin, "halihazırda DTP içinde ortaya çıkan 'liberal' Ahmet Türk, 'şahin' Nurettin Demirtaş ayrışmasının temelini oluşturduğunu" belirtiyor. DTP içinde Ahmet Türk'ün ilk elde öne çıkarılmasının, "sanıldığı gibi ılımlı siyaset yürütmek ve diyalog yolunu açmak için değil, tam tersine Türk ve arkadaşlarının yeni bir siyasal oluşuma girmesinin ve PKK'nın militan kadrolarına da tesir edecek yeni bir söylemin daha baştan ekarte edilmesi harekatının bir sonucu" olduğunu iddia ediyor. Bugünkü PKK'nın, "2002'de yeniden yapılanmaya giden ve Kürt sorununun çözümünün silahlı mücadeleden geçmediğini belirten PKK" olmadığına, DTP'ye ise "bağımlı bir değişken" olma dışında bir rol biçilmediğine dikkat çekiyor.
Aktan, kanımca büyük bir dikkatle okunması gereken yazısında, düşük yoğunluklu savaştan "düşük yoğunluklu iç savaşa" geçme ihtimalini zayıflatacak siyasi, hukuki, ekonomik ve sosyal önlemlerin bir an önce devreye girmesi gereğinin altını çizerken, "uzun erimli bir savaşa hazırlanan PKK'ye gerekçe bırakmayarak örgütü ve örgüte sempati besleyen 'kaybedecek hiçbir şeyi olmayan' militan adayı Kürt gençlerini bu yoldan döndürmeye çalışmanın" olmazsa olmaz gerekliliğini vurguluyor.
Neden ıskalandı?
Aktan'ın yazısını okurken, bundan sekiz yıl önce, gene Aralık ayında Türkiye'de yaşanan bir heyecanlı gelişmeyi hatırladım. O zaman başbakan olan Bülent Ecevit, Nice'de Avrupa Zirvesi toplantısında iken, Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, 7 Aralık 2000'de "Kürtçe TV ve bölücülük" konusunda çok sert bir yazılı açıklama yayınlamış, tasarlanan reformların PKK'nın hedeflerine hizmet ettiğini ima etmiş ve bunların AB tarafından talep edilmesini eleştirmişti. Ulusal programın tartışmaya başlanmasının arifesinde, başbakan yurtdışındayken ve tam da AB zirvesine ilk kez Türkiye resmen katılmışken yapılan bu sert ve geleneklere aykırı açıklama, hükümeti zor durumda bırakmıştı. O zaman basında Kıvrıkoğlu'nun tavrı, uzun zamandan beri ilk kez bu kadar yaygın biçimde eleştirilmişti. Hatta 28 Şubat destekçisi çevrelerin büyük çoğunluğu, Kıvrıkoğlu'nun mesajının içeriğine ve biçimine karşı çıkmışlardı.
Aktan'ın "ıskalanan barış" değerlendirmesini okurken, bunun ıskalanmasında, PKK yöneticilerinin sorumluluğunun yanında, sorumlu devlet adamı makamlarını işgal edenlerin sorumluluğunu da insan ister istemez düşünüyor.
Birikim dergisinde Aktan'ın yazısının yanında, Orhan Miroğlu çatışmadan uzlaşmaya giden mümkün bir yol arayışına işaret ediyor. Evrim Alataş, sorunun çözümünde muhatabın belirlenmesinin önemini hatırlatıyor. İsmail Çağlar, "Kürtlerin 28 Şubatı"nı değerlendiriyor ve Yetvart Danzikyan teyakkuz havasının sürüklediği karşılıklı restleşmelere dikkat çekiyor. Mete Çubukçu, sorunun "burada" olduğunu hatırlatıyor. Kıvanç Esen, Kürt sorununa tepki olarak gelişen yeni ırkçılığın somut örneklerini ortaya koyuyor.
Askeri operasyon haberlerinin taşkın bir coşkuyla sunulduğu bir ortamdayız. Söz konusu yazıları okurken, bu operasyonların, bilir bilmez sürüklendiğimiz uzun bir savaşın peşrevi olduğunu düşünüyor insan. Ecevit, Kıvrıkoğlu'nun sert demecinden sonra, Türkiye'ye döner dönmez kendisiyle görüşmüştü. Görüşmenin sonunda, bir gazetecinin Genelkurmay'ın PKK'nın siyasallaşması ile ilgili kaygıları kendisine sorulduğunda, şöyle demişti: "O kaygılar bende de var. Kaygı değil bir gerçek. PKK terör eylemlerinden sonuç alamayacak duruma gelince siyasal etkinliklere ağırlık vermeye başladı". Aradan geçen yedi yılın ışığında şimdi soralım: Siyasal etkinliklere yönelmesi önlenince, neye ağırlık verdi? Sonuç ne oldu? Yoksa istenilen tam da bu sonuç muydu?
Kürt sorununda çözüm fırsatlarının birbiri ardına ıskalanmasına önayak olan bir devlet zihniyeti ve silahlı mücadele içinde pişmiş bir örgütün varlığı, bize diyalog değil düello dayatıyor. Bu düellonun ne anlama geldiğini ciddi biçimde, soğukkanlılıkla düşündük mü?