Orgeneralin suçu

Kuvvet komutanlığına kadar yükselmiş bir orgeneralin yargılanıp suçlu bulunması, hapiste kendine söylediği kebaplarla çile dolduruyor olması kimilerini çok sarstı.
Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

Kuvvet komutanlığına kadar yükselmiş bir orgeneralin yargılanıp suçlu bulunması, hapiste kendine söylediği kebaplarla çile dolduruyor olması kimilerini çok sarstı. Rütbesi elinden alındığı halde hapishaneden yolladığı tekzip mektuplarının altına hâlâ göbek adını yazar gibi E. Orgeneral diye imzasını atıyor olması, beyefendinin de henüz başına gelenleri hazmedemediğini gösteriyor.
Bütün yayın organlarında listesi çıktı. Tuhaf bir alışveriş, olağanüstü bir harcama, hangi parayla karşılandığı belli olmayan milyonlarca dolar değerinde mülkler.
Her Türk nasıl asker doğuyorsa hiçbir Türk askerinin de doğru yoldan şaşmayacağı nakşedilmiş bir kez kafalarımıza. Asker doğan Türklerden meslek olarak askerliği seçmeyen/seçemeyen bahtsız kesiminin bu konularda nasıl gözü kara olduğunu biliyoruz. Ama asker ocağının yordamıyla pişmiş olanlarda da böyle çiğliklerin olabileceğini dile getirmek bile insanı bir çırpıda vatan haini yapabiliyor. Nitekim, İlhami Erdil de onca rütbesine rağmen yargılanıp suçlu bulunmuş nadirattan. Heyecanımızın sebebi budur.
Aslında Erdil, Cumhuriyet tarihimizde hapse giren ikinci paşa.
Birincisi, 1943 yılında 33 Kürt vatandaşı kurşuna dizdiren Orgeneral Mustafa Muğlalı'ydı. Ahmet Arif'in "33 kurşun" şiiri bu olayı anlatır. Muğlalı, suçunu itiraf etti, idam cezası aldı. 1951 yılında da hapishanede öldü.
Ama askerin Muğlalı'nın lekesini hiçbir zaman sindiremediği anlaşılıyor. Yoksa birkaç yıl önce çok ağır bir söz, bir meydan okuma, bir nispet gibi Mustafa Muğlalı'nın adının bir Jandarma Sınır Taburu'na verilmesini nasıl açıklarız?
Bu kez de kimi rütbesi saklılar askerinin adını öyle kolay kolay kirlettirmeyeceğini çok önceden belli etmişti.
Sözgelimi Çölaşan, daha 2004'ün son ayında yazdığı bir yazıda kulağına fısıldananları bizimle paylaşmıştı: "Erdil ve ailesi hakkındaki ihbarlar kendi personeli tarafından, emekliye ayrıldıktan sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na yapılmıştı. Komutanlık bu olayı Genelkurmay'a bildirdi. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu konuyu ciddiye aldı ve soruşturma emri verdi. Hadiseye askeri savcılar el koydu. Savcılar tarafından 14 ay boyunca yapılan incelemeler sonucunda ihbarların önemli bir bölümünün doğru olduğu ortaya çıktı. Ancak olay çok yönlüydü. İçine Paşa'nın kızı ve eşi de giriyordu. Erdil'i çok yakından tanıyan ve dosya üzerinde çalışan hukukçu asker arkadaşları şöyle diyordu: 'Aslında iyi niyetli ve biraz da safça biridir. Kendisini hemen her alanda eşi yönetirdi. Komutanlık döneminde bile böyleydi. Eşinin ve kızının sözünden ve yönetiminden çıkamazdı. O yüzden bu duruma düştü. Bu dosyalar incelendiğinde, esas suçun karısında ve kızında olduğu belli oluyor. Ancak hesabı doğal olarak onlarla birlikte Erdil verecek.' "
Paşanın cezası kesinleşip hapishaneden kebap ısmarlamaya başladığında Fatih Çekirge asker yanı incinen vatandaşın imdadına yetişti. Çekirge, önce orgeneralin gücünü ballandırıyordu: "Üç denizin hakimidir. Karadeniz'den Marmara'ya, oradan Ege ve Akdeniz'e kadar denizlerin altı da üstü de ondan sorulur. Öyle büyük ihaleler için karar verir ki, her bir imzası milyar dolardır. böyle bir komutan şimdi karşılıksız çek verenlerle, hırsızlarla, dolandırıcılarla aynı koğuşta yatıyor." Paşasının ihalelerde yolsuzluk yapmadığını, rüşvet almadığını, İsviçre'de hesaplarının bulunmadığını belirttikten sonra eşi Füsun hanımın 'felaket alımları'nın listesini çıkarıyor ve yazısını muhteşem bir tanımlamayla bağlıyordu: "Bu manzarayı iki komutan konuşurken birisi şöyle bitiriyor sözünü: Üç denize hakim oldu ama karısına hakim olamadı. Bence meselenin yolsuzluk boyutundan çok daha önemli bir boyut bu. Her erkeğin arkasındaki aynaya gizlenmiş... Gölgede gizli; ışığı görünce Matahari'den Hürrem Sultana uzanan bir boyut."
Çekirge, orgeneralin koğuşundan yazdığı, 'görülmüştür' ibareli mektubunu yayımlıyor, buna rağmen fikrinden geri adım atmıyordu.
Sonunda suçlu bulunmuştu. En sıkışık durumlarda ateşe atılacak, kurban edilecek KADIN sahnedeki yerini almıştı.
Meclis'e ne kadar kadın girerse o kadar uygarlaşırız, küçük kız çocuklarını da okutmalıyız ve benzeri kampanyalarda bayraktarlık yapanlar, askerinin onuru söz konusu olduğunda ilk iş karısını saçından tutuverdikleri gibi önümüze atıyor.
Kadının tehlikeli, hakim olunmadığı takdirde insanın başına olmadık işler açacak bir uğursuz olarak resmini her halükârda tepemize asalım istiyorlar.
Kadını bir kez daha erkeğin yegâne zaafı, yenilmesi gereken bir şeytan olarak tescil ediyorlar.
Bu zevatın kadın haklarının uygarlık hamlesindeki yeri üstüne mangalda kül bırakmayan, laik cumhuriyet evlatları olduğunu da, sakın ha, unutmayalım.
Boğaziçi Üniversitesi'nden öğretim görevlisi Özlem Aslan, durumu mükemmel bir berraklıkla bianet'e yorumlamış: "Çekirge'nin yazısını günümüz konjonktürü üzerinden okumak gerek. Türkiye'de rejimin bekçileri olarak addedilen ordu mensuplarının ihlalleri ve yolsuzlukları kolayca hasıraltı edilebiliyor. Bunlar münferit vakalar olarak değerlendirilip bu yapının sorgulanamazlığı yeniden üretiliyor...Burada Erdil'in eşinin önplana çıkarılıp suçun asıl öznesi olarak ortaya konulmasını bu söylemin kendini aklama ihtiyacı olarak görüyorum. Yani Erdil'in suçu yolsuzluklarda değil 'bir orduya hükmederken bir kadına hükmedememesinde' yatıyor. Militarist söylem kendini kadınları ahlaksız, fettan ve iki yüzlü çizerek aklıyor."