Örgütlenmek lazım!

Hrant Dink'in katledildiği 19 Ocak'tan bugüne kadar geçen süre zarfında, Türkiye'de, faşizmin yeni tezahürleriyle karşı karşıya kaldık.
Haber: ABDURRAHMAN SAYGILI / Arşivi

Hrant Dink'in katledildiği 19 Ocak'tan bugüne kadar geçen süre zarfında, Türkiye'de, faşizmin yeni tezahürleriyle karşı karşıya kaldık. Dink'in cenazesindeki koşulsuz, örgütsüz ve samimi mahşeri kalabalığın çığlığı, aceleci yorumlarla "ezber bozma" şeklinde yorumlandı. Ne acıdır ki, cenazeden hemen birkaç gün sonra, aslında ezberlerin bozulmadığını, yerli yerinde olduğunu ve hatta bu mevcut ezberin hayata geçirilmeye çalışıldığını/geçirildiğini gördük: Faşizm, hızını almış, tam yol ilerliyordu.
Cenazede kullanılan, "Hepimiz Dink'iz, Hepimiz Ermeniyiz" vb. dövizler, gerçekte ne anlama geldiği çok açık olmakla birlikte tartışma konusu yapıldı. Bu ifade/ifadeler, iktidar partisinden muhalefetine, medyasından üniversitelerdeki bazı akademisyenlere kadar, sayıca hiç de azımsanamayacak olan kesimlerce, tukaka edildi, çarpıtıldı ve hatta lanetlendi. Bununla kalmadı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, bir televizyon kanalında, söz konusu dövizlerin bilerek insan kafası şeklinde hazırlandığını, böylece aslında 30-40 bin olan kişi sayısının 100 bin olarak gösterildiğini ve zaten bu 40 bin kişinin 20 binin Ermeni olabileceğini -ki bu ona göre çok normal, çünkü ölen bir Ermeniydi- geriye kalanların ise belli bir ideolojiye sahip kötü niyetli kişiler olduğunu oturduğu koltuğun arkasına yaslana yaslana söyleyebildi. Bunun öncesinde, emekli bir askerin, vatanı korumak için ölmeyi ve öldürmeyi göze alarak yemin ettiğini yine televizyondan izledik beraberce.
10 Aralık Derneği
Karl Marx, 18. Brumaire'de, Louis Bonapart'ın egemenlik mekanizmasını kurmak için 10 Aralık Derneği adı altında, aslında gizli bir parti örgütü kurduğundan bahseder. Bu örgütün içindeki sosyal güçler lümpen proletaryadır. Çeşitli şubeler şeklinde örgütlenen bu yapının başında askerler bulunur. Özelikle emekli askerler, kapitalizmin artığı durumuna gelen ve hiçbir sınıfa dahil olmayan bu kesimi Louis Bonapart'ın planları doğrultusunda yönlendirir. Amaç basittir, ilerici-devrimci sınıfı sindirmek, dikta rejimini sağlama almak. Bonapart amacını gerçekleştirmek için şu üç unsuru birleştirir: Öncelikle, millidir, sınırlarını Fransa'yla çizmiştir. İkincisi, feodaliteye karşı devrimcidir; feodal düzeni yıkarak burjuva mülkiyetini sağlamlaştırır. Son olarak da, burjuvanın aşırı sömürme hırsını dizginleyicidir. Görüldüğü gibi, bu paradoksal bir birlikteliktir. Tüm bunlar sayesinde Louis Bonapart dikta rejimini var eder ve devrimci sınıfı boyunduruğu altına alır.
Faşizm de buna benzer bir yapılanma gösterir. Ortaya çıktığı her yerde faşist partiler, burjuva demokrasisinde hakim olan grupların aktif desteğiyle ve gönüllü hoşgörüsüyle iktidara gelir. Kurduğu siyasal sistemde devrimci güçler tasfiye edilir, burjuva hukuk devletinin tüm kurumları işlemez hale getirilir. Her şeyden önemlisi faşizm hayatın bütün alanını kapsar. Kapsadığı alan bütün hayat olunca, artık nefes alınamaz bir vaziyet çıkar ortaya. Tabii bu, faşizmin bir parti şeklinde iktidara egemen olduğunda aldığı şekildir. Ama parti düzeyinde egemen olmadan da benzer bazı şeyleri söylemek mümkündür. Faşizm bir zihniyet olarak topluma nüfuz ederse, iktidarda olmadan da tüm hayatı hapsetmeye başlar.
Hrant Dink'in cenazesindeki muazzam kalabalık sonrası, bu kalabalığı içine sindiremeyen çevrelerce yoğun bir faşizan-milliyetçi saldırı başlatıldı. Hatta bu saldırı bir kampanya halini aldı. Çünkü sesini yükseltenlerin çokluğu ya da Türkiye'de ne olduğunun ayırdına varmış sıradan insanların çokluğu, bu saldırıyı yürütenlerin başlarının ileride derde gireceğinin göstergesiydi. Bu yüzden, faşizmin iç yeleği olan milliyetçilik, maniple edilmeye yatkın olduğu için ayağa kaldırıldı. Bizler, hepimiz öz Türklerdik, Ermeni falan değildik. Dolayısıyla, cenazede bağıran bizler, "Hepimiz provokatör"dük. Şemsiyemiz belliydi; her türlü ideolojiden arındırılmış varsayılan bir Anayasa'nın kurduğu vatandaşlık bağına koşulsuz itaat. Bunun aksini savunan da iyi niyetli değildi, "hain"di. Bir de yumuşak karnımız Atatürkçülük devreye sokulduğunda, resim tamam oldu. Eski askerler, 'kurdukları derneklerde' ettikleri yeminlerle vatanseverlik yarışında bayrağı ele aldı. Ogün Samast gibi sistemin kendi içinde kurguladığı ve sonrasında yere tükürdüğü kişiler zaten mevcuttu. Peki bu işler olurken Türkiye solu örgütlü olarak ne yaptı?
"Sol" örgütlenemiyor!
Ne yazık ki, Hrant'ın katledilişinden bu zamana kadar geçen süre şunu gösterdi ki sol, topluma hakikati sunmakta başarılı olamadı. Zira sol, biraraya gelme yolunda herhangi bir irade göstermedi. Ya da başka bir ifadeyle, örgütlenme haletiruhiyesine bir türlü geçemedi. Bu yüzden, yani örgütlenememe sorunu yüzünden, hepimiz olan biteni izler duruma geldik. Görevi, kitlesel bir örgütlenme sayesinde, toplumu, böylesi gerici faaliyetlere, düşünce biçimlerine karşı uyandırmak olan sol, geçmişteki benzeri örneklerde olduğu gibi, yine başarısız olmak üzere. Bunun bir süreç olduğu ve böylesi bir yargı için erken olduğu akla gelse de, bu gerçeği pek yansıtmıyor. Çünkü Türkiye toplumu çabuk unutan bir toplumdur. Benim görebildiğim kadarıyla da, bu unutma alışkanlığını iyi bilenlerin örgütlü mücadeleleriyle, toplum, unutmaya yatırılmaya çalışılıyor. Buna fırsat vermemek için bir an önce ve koşulsuz olarak biraraya gelmek zorundayız. Yoksa, çok geç olabilir, yine yeni ölümler galebe çalabilir.
Şairin dediği gibi: 'Şimdi ölüm bile yetmiyor /acılarımızı tartmaya /dostlar /alıngan bir sahili pinekliyorlar/ bir merhabayı bıçaklar gibi artık /selamlaşmalar'.
ABDURRAHMAN SAYGILI: Arş. Gör., Ankara Üni.