Örtünün gözleri var mıdır?

50 yıl önce, küçücük bir çocukken eski, teneke bir kutuya benzeyen bir otobüste annem iki gözünden gayrı her yeri simsiyah bir kadına takılıp kalmış.
Haber: TUĞBA BENLİ ÖZENÇ / Arşivi

50 yıl önce, küçücük bir çocukken eski, teneke bir kutuya benzeyen bir otobüste annem iki gözünden gayrı her yeri simsiyah bir kadına takılıp kalmış. Bilirsiniz, çocuklar hiç çekinmeden etraflarını inceler, ilgilerini çeken bir yere, bir insana dakikalarca bakabilirler. Onlar için bu durum büyüme sürecinin en sağlam dayanaklarından biridir. Bize göre ise, önyargılardan, ezberlerden uzak meraklarının en rahatsız edici tezahürüdür bu. 50 yıl önce o otobüste bakılan belli ki muzip bir kadınmış. Uzun süren aleni incelemeden sıkılmış ve hikâyeyi "Bööööö!" diyerek sonlandırmış. Annem bu olayla ilgili her küçük ayrıntıyı hatırladığına göre korku, hafızası en güçlü duygu sanırım. Aynı zamanda aradan geçen yıllarda kendini çok başka şeylerle besleyip büyütebilmiş dev bir teneke kutu. İçine çiçek ekilmiş, pencere önü sevimliliğinden uzak, kara bir kutu. Buradan, bu metafordan nereye varmak istiyorum? 29 Temmuz tarihli Radikal İki'de "Ayıp bir resim üstüne" adlı yazıyı okuduğum zaman aklıma gelmişti tüm bunlar. Kara örtü ya da mavi burka fark etmiyor. Nerede olursa olsun örtünün altında nasıl yaşadığını hiç anlatamayan, anlatabilmek için çok farklı diller bulmak zorunda kalan kadın için ve örtünün altında nasıl yaşandığını hiç merak etmeyen(ler) için de fark etmiyor aslında. Çünkü herkes korkuyor. Elbette çocuksu merakın başına gelenden bahsetmiyorum artık. Susup konuşmadığımız, bizim adımıza başkalarının konuşmasına izin verdiğimiz onca yılın 'büyümüş' korkularından bahsediyorum. Tek tek değil pek çok kadının başlattığı tartışma -nihayet- başlayalı çok oldu ama bugün en hararetli zamanı. Seçimler öncesinde KADER'in "kadınlara siyasette kota verilmesi" için düzenlediği "Bıyıklı kadın kampanyası"ndan sonra bir gazetenin olaya dahil olarak sorduğu "Bıyık yerine türban takar mısınız?" sorusuyla genişledi. Seçimlerde sayısal olarak artış gösteren kadın milletvekilleri arasında örtünmenin bir kriz yaratmayacağı, dolayısıyla AKP'nin de bu konuyu hayaletsi bir konuma indirgediği onaylanacaktı. Ece Temelkuran seçimden önce "Başörtüsünün gözleri" (Milliyet, 20.07.2007) adlı bir yazı kaleme aldı. Aldığı şiddetli tepkiler üzerine konuya devam ederek cevap niteliğinde bir yazı daha yazdı. Haklı olarak sorulmayan soruların cevaplarını asıl muhataplarından almak istiyordu. Bilhassa yazan çizen kadınlardan. Gerçi onlar pek çok şekilde dertlerini anlatıyorlardı ama bunlar kendi oluşturdukları bünyenin içinde dönüp duruyordu. Şimdi cevapları alıyoruz. Ama onlar da susmanın ya da anlatıp da duyulmamanın öfkesiyle konuştular. Neyse ki, hiçbirimiz birbirimize benzemiyoruz. Başörtülü kadınlar, olmayanlara nasıl bakıyordu? Elbette sorulan bu soru, "benim de annem başını örtüyor ya da benim de kapalı arkadaşım var" klişesini sürekli dile getirenlerin vardığı çıkışsız noktayı hedeflemiyor. Siyasal İslam'ın simgesel olarak var ettiği "örtü"nün gözlerini görmek, söylediklerini duymak, korkunun ve öfkenin yarattığı, dili mühürlenmiş o kapalı kutuyu açmak istiyor. (Entelektüel kesimin belli başlı isimlerinin, yazarların verdiği iç ferahlatıcı cevaplar şu adresten okunabilir: http://www.ntvmsnbc.com/news/416177.asp, ayrıca sokakta 'başı açık ve kapalı' kadınlarla yapılan kısa röportajlar da bulunuyor.)
İkili tavır
Muhafazakâr ve küçük bir kentte büyümenin verdiği ezikliği en iyi kadınlar bilir. Ben de öyle bir yerde büyüdüm. Ama şimdi İzmir'de, özellikle kadınlar için kabaca modern ve rahat diye nitelendirilen bir büyük kentte yaşıyorum. Ama yaşadıkça bazı şeylerin hiç de göründüğü gibi olmadığını anlıyorsunuz. Özellikle kimi değerler açısından kendi içine kapanık yaşayan ve bu anlamdaki her değişimi tam anlamıyla reddeden 'merkez'i (merkez mitinglerini) gördükten sonra. Başörtülü kadınlara gösterilen tepkiler (ki buraya yazamayacağım ağırlıkta tanımlamalar yapılıyor kimi zaman), örneğin Fatma K. Barbarosoğlu'nu bıraksanız sabaha kadar dinleyecek olan beni ziyadesiyle rahatsız ediyor. Diyelim ki tanıdığım çok iyi anlaşan bir kadın grubu var. İçlerinde başı örtülü kadınlar da var. Birlikteyken pek çok şey hakkında rahatlıkla konuşabilen, verimli alanlarda birlikte çalışabilen kadınlar, aralarında başörtülü kadınlar yokken imalı dokundurmalarla ayrı bir hazneye yerleştirdikleri arkadaşlarını seçimlerinden dolayı küçümsüyorlar. İkili bir tavır sergiliyorlar. Ama ileri gidip birebir tepkilerini dile getiren de var. Uzun lafın kısası benim dar çevrem ve gözlediğim kadınlar böyle. Dolayısıyla yukarıdaki web sitesinde konuyla ilgili olarak sorulan "Siz nasıl hissedersiniz?" sorusuna sokaktaki kadınların çoğunluğunun verdiği ılımlı ve korkusuz cevapları ve özgürlükçü bakışı hiç de samimi bulmuyorum. Ama konuşabileceklerini biliyorum, böyle hissediyorum.
Örtünen ya da örtünmeyen kadınların İslami değerlere uygun buldukları yaşayış biçimlerini sorgulayacak durumda değilim. Çünkü her iki tarafta da değilim. Ama basitçe şunları yazayım; bir uç örnek olarak kadının kara bir örtü içine sokulmasını hiçbir şekilde onaylamıyorum, onların da bu örtü içinde yaşamayı gönülden isteyeceklerini düşün-e-miyorum. Bu yüzden ben de onlara sormak istiyorum, erkeksi şiddetle hemhal olmuş çatlak sesleri değil, onların cevaplarını duymak istiyorum. Korkmuyorum ama onlar adına korkuyorum. Yani üzerlerine titremek istiyorum. Zaman içinde örtünme biçimlerinin farklılaşması kaçınılmaz. Bunu nasıl yadırgayabiliriz? Zaten sorun da buradan kaynaklanmıyor. Dini inanç özgürlüğünü savunmak noktasında da bir sorun yok. Sorun Radikal İki sayfalarında da yeterince dile getirildi, biliyorsunuz.
Şimdi kadınların konuşma zamanı. 50 yıl önceki gibi korkarak, korkutarak değil. Her ne kadar bu tartışma hep bildiğimiz isimler üzerinden yürüse de genişleyerek farklı seslerin de duyulacağı bir platform oluşacağını umut ediyorum. Yeter ki birbirimizin üzerinde -her anlamda- tahakküm kurmayalım. Yıldız Ramazanoğlu'nun dediği gibi; "kendi doğal halimize bırakıldığımız" her 'an'ı çoğaltalım.