Oryantalistler ve İslam

Kendi ülkesinde olup biteni, İslami akımları, devinim içindeki din merkezli dünya görüşünü eleştiren bir Müslüman akademisyen, mutlaka oryantalistlerin fikirlerini mi nakleder?
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

Edward Said’in 1978’de ‘Oryantalizm’ adlı kitabı yayınlandıktan sonra, Müslüman entelektüellerin bir kısmı, iki asırdan beri İslam konusunda araştırma yapan, müsteşrik veya oryantalist diye bildiğimiz Avrupa ve Amerikalı sosyal bilimcilerin görüş ve tespitlerinde derin şüpheye düştüler. Bunda da pek haksız sayılmazlar. Çünkü Ernest Renan ve Reinhardt Dozy gibi ilk nesil oryantalistlerin, İslam ve İslam dünyası hakkındaki düşünceleri mesnetsiz ve aşağılayıcı cinstendi. Irkçılığa varan tutumları söz konusuydu. Ancak 19 ve 20. asır oryantalistleri, daha derin bilimsel araştırmalar yaparak İslam felsefesine, edebiyat ve tarihine büyük hizmetler sundu. Ignac Goldziher, Theodor Nöldeke, Louis Massignon, H. Corben, Roger Arnaldez, M. Watt, bu isimlerden birkaçı. Müslüman veya gayrimüslim birçok öğrenci yetiştirdiler. Gerek Avrupa’da ve gerekse Amerika’da İslam kültürü üzerinde bilimsel araştırmalar yapan fevkalade üretken Şarkiyat bölümleri vardır. İslam ülkelerindeki İslam İlahiyatı, Müslüman filozoflar ve tarih araştırmaları konusundaki bilimsel çalışmalar, henüz Batı’daki benzer çalışmaların seviyesine ulaşmadı. Şunu da özellikle belirtmek isterim ki, 19. asrın sonu ve 20. asrın başlarında, bu oryantalistlerin araştırmaları olmasaydı, Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi filozofları çok daha geç tanımış olurduk. Çünkü bu dönemlerde İslam dünyasında bilimsel araştırmalar, hele felsefe alanında akademik yayınlar pek yoktu. Türkiye dahil birçok Müslüman ülkeden gelen öğrenciler bu bölümlerde, oryantalist diye bildiğimiz bilginlerin gözetiminde doktoralarını yaptı. 

Hepsi mi? 

Şimdi yıllarını İslami araştırmalara vakfeden bu bilim insanlarının İslam dini ve Müslümanlar hakkındaki görüşlerini dinlemeyecek miyiz? Hepsine peşin hükümlü mü diyeceğiz? Bizi övdüklerinde kabul, eleştirdiklerinde red mi edeceğiz? Bunlar yalnız bizi mi eleştiriyorlar? Kendi kültürlerindeki eksikliklerini, ırkçı tutumlarını eleştirmiyorlar mı? Ayrıca kendi ülkesindeki olup biteni, İslami akımları, devinim içindeki din merkezli dünya görüşünü eleştiren bir Müslüman akademisyen, mutlaka oryantalistlerin fikirlerini mi nakleder? Kendi adına düşünüp konuşamaz mı? İslam dünyasında etrafımızı saran kötülükleri kendi gözlerimizle görmüyor muyuz? Başkalarının gözlerine ihtiyaç mı var?
I. Dünya Savaşı’ndan sonra dağılma sürecine giren İslam coğrafyası, henüz kendini toparlamış değil. Halihazırda tüm Müslüman ülkeleri, Avrupa ve Amerika’nın fiziki ve ekonomik gücü karşısında çaresiz durumda. Şimdi bu çaresizliğin gerisinde ne var? Kendimizi tanımamak mı? Zaaflarımızı bilmemek mi? Evet, bana göre biraz öyle. İslam kültürüne ve dillerine vakıf biri olarak Müslüman’da iki sorun tespit etmişimdir: Birincisi, kendisini kendisine bakarak tarif etmesi. Bu, zaaflarını görmesine engeldir. Halbuki ne olduğumuz hakkında, karşıdakinin görüşü daha gerçekçidir. Ona da itibar etmiyoruz. Çünkü olumsuz hususlar dile getirilecektir. İkincisi, eksiklik ve kusurlarının sorumluluğunu üstlenmek yerine, onları, zorunlu şartlara, diğer ülkelerin müdahalelerine bağlaması. Komplo teorileri, Müslümanı çıkmaza sokan diğer bir afet. Halbuki vaziyetimizin gerisinde insani faktörden başka bir şey yok. Batı insanının gerisinde de, olumsallık içindeki insan iradesinden başka ne olabilir? Durum böyle olunca, kendimizi iyi tanımamız, kandırmamamız ve buna göre tedbir almamız en önemli adımdır.
Şimdi, 25 Kasım 2012 Radikal İki’de yayınlanan ‘İslam dünyası ve gerçekler’ başlıklı makaleme reddiye yazan Dr. Sezai Ozan Zeybek’in iki noktayı gözden geçirmesini talep ediyorum. Birincisi, oryantalistlerin İslam ve İslam âlemine karşı tavırlarıydı. Bunu az çok yukarda açıkladım. Diğeri, benim, İslam dinin 9-12. asırdaki medeniyetin merkezinde olmadığı ve gelecekteki bir medeniyetin merkezinde olmayacağıdır. Benim bu iddiam, İslam’a bir haksızlık değil, İslam’ı tanımamdan geliyor. Çünkü İslam dini yönünü bu dünyanın saadetine değil, öbür dünyanın mutluluğuna çevirmiş bir inanç sistemidir. Kuran’da asıl amacın Ahiret olduğu, bu dünyayı Ahirete tercih edenlerin gaflet ve delalette olduklarını ifade eden onlarca ayet var. Bu nedenle, dünyevi haz ve zevklerin yaşandığı, maddi efemeral debdebenin zirveye çıktığı bu dönemde yaşanan medeniyetin, İslam’ın esaslarına aykırı olduğunu söyledim. “Khamriyyat” diye bilinen içki ve sarhoşluk edebiyatının duayenleri olan Ebu Nüvas ve Başşar gibi şairlerin taltif edildiği Abbasi dönemi yaşantısı, nasıl İslam’a mal edilebilir? İmam al-Haremeyn al-Cuveyni, Gazali, Fahreddin Razi ve İbn Teymiye’nin bu dönemin yaşam biçimi, felsefe ve edebiyatı hakkındaki görüşlerine başvurulursa, iddiamın mesnetsiz olmadığı anlaşılacaktır. İslam adına konuşan bu otoritelere hak vermemek elde değil. Çünkü amacı bu mevcut dünyanın ötesinde olan bir inanç sisteminin, dünyayı esas alan ve ahireti unutturan bir medeniyeti desteklemesi mümkün değil. 

Ahirete hazırlık 

Denilecektir ki, İslam’ın dünyayı tanzim eden kuralları da var. Doğru, ama bu kurallar da Ahirete hazırlık içindir. Bu dünya mutluluğu için değil. Aslında İslam’ın bu dünyayı tanzim etme yönü, ön plana alındığı zaman , din bir ideolojiye dönüşür, siyasete ve dünyevi amaçlara alet edilir. Bu durum, bu dinin temel amacına da zarar verir, onu, bir ruh disiplini olmaktan çıkarır. Dünyeviliği dinin özünden ayıklayan tasavvuf, tek tanrılı dinlerin nihai amacına yakışan yegâne yaşam biçimidir. Nitekim dini siyasetin malzemesi yapan veya dünya meselelerini dinle çözmeye çalışan İslami tarikat ve cemaatlerin, dinin özüne ne derece zarar verdiklerini müşahede ediyoruz. İslam dininin Eski Yunan, Roma ve bugünkü Batı medeniyeti türü bir medeniyeti hedeflemediğini İslam bilgini, yazar, sosyolog Ali Bulaç şöyle anlatıyor: “Kusursuz olanı arzu ediyorsak asli hedefimiz medeniyet kurmak olmamalıdır. Bir Müslüman, eğer bir medeniyet kurmak için yola çıkıyorsa, gayrimeşru bir iş yapıyor demektir. Fakat dini hayata geçirmeye çalışır ve dini mekânda tezahür ettirirken, asil bir çaba içerisindeyse ve o çaba neticesinde maddî şekiller, formlar, kurumlar, kuruluşlar ortaya çıkıyorsa, bu bir sonuçtur ve meşrudur. Bu perspektiften bakıldığında, medeniyet hedeflenen bir gaye değildir, fakat tabi ve meşru bir sonuçtur.
Neden? Çünkü biz, dünyayı hedeflemiyoruz. Dünya, Efendimiz (sas)’in buyurduğu gibi, ‘Bir bedevinin çölde seyahat etmesine benzer. Vahada yolculuk ederken bir ağaç bulur ve orada gölgelenir’. Dünya hayatı bundan ibarettir. Biz buraya ait değiliz; sınırlı, sonlu, kusurlu, eksik bir yerdeyiz, devamlı bir şekilde içimizde gurbet duygusu var. Eğer, buraya ait olduğumuza dair kendimizi ikna edersek, hakikatten ve asli gayelerimizden kopmuş, Allah’ı, ahireti ve Hakikati unutmuş oluruz. Medeniyetin mutlaklaştırıldığı bir zihin, Allah’tan ve ahiretten kopmuş bir zihindir. O, cenneti hak etmez, çünkü cennete yabancılaşır” (25 Ekim 2010, Zaman).
Bu anlattıklarımdan çıkarmak istediğim sonuç şu: Yaklaşık iki asırdan beri İslam âleminin, muasır medeniyete ulaşmak adına ortaya koyduğu çabaları terk etmenin bir gerekçesi yok. Buna alternatif bir güzergah görünmüyor. Bugünkü İslamcı iktidarların, İslam dünya görüşüne dayalı bir medeniyet veya yaşam modeli ihdas etme emelleri ise, içi boş bir projeden ibarettir.
* Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe