Osmanlı komünisti

Anlatıyordu: Bir gün bir yerde oturmuş konuşuyorlarmış. Tıpkı bizim dükkândaki gibi. Gençler, tanıdıklar, meraklılar... Hiç beklenmedik bir anda, galiba birine itiraz yollu, "Ben komünistim" demiş. Dinleyenler şaşırmış.
Haber: NECATİ MERT / Arşivi

Anlatıyordu: Bir gün bir yerde oturmuş konuşuyorlarmış. Tıpkı bizim dükkândaki gibi. Gençler, tanıdıklar, meraklılar... Hiç beklenmedik bir anda, galiba birine itiraz yollu, "Ben komünistim" demiş. Dinleyenler şaşırmış. Hadi ben ve üç beş kişi bu köşeli dile alışığız, ama dükkânda yabancılar var: Kimi alışveriş ediyor, kimi alışverişini bitirmiş de muhabbeti dinlemeye durmuş. Hepsinde yine öyle bir şaşkınlık. Hatta korku. Nasıl olmasın! Yıl, 1982 veya 83. Sıkıyönetim işbaşında. Tedirgin olanlara döndü, "Bunu ben söylemiyorum, devlet söylüyor" dedi, "Devlet bana, 'Sen komünistsin!' dedi, 12 yıl verdi, ben de yattım. Devletten iyi mi bileceğiz!"
Bunları diyen, Kerim Korcan. Adapazarı'nın Aktefek köyünden. Hemşerimiz. Saat tamircisi Murat ustanın oğlu. Dördüncü sınıfa kadar okuyor, sonra berber çıraklığı, kahvecilik, marangozluk... 20'sine basmadan da cezaevi: O meşhur Sultanahmet, yine o meşhuur Sinop. Hani "Dışarıda deli dalgalar/Gelir duvarları yalar" var ya, o Sinop. 1948'de çıkar Sinop'tan, ama yazıya vurmuştur içerde kendini. Hikâyelerle, romanlarla çıkar. 1962'de aldığı ödülle adı duyulur, daha sonra da Tatar Ramazan, Linç, İdamlıklar, Ter Adamları ve ötekiler gelir.
1974'te kucaklaştık Kerim abiyle ilk kez. İlhan Selçuk, halat atan, halat tutan çımacılara benzetir onu. Evet, onlar gibi gövdeli ve ağır bir insandı. Fakat dikti. Dimdik, dipdiri. Son gördüğümde hayret ettim. Öyle zayıftı. Şekermiş. Ama ruhen diriydi. Zaten sinemacılar, şairler, yazarlar İstanbul'da, birlikte bir yürüyüşteydik. Üstümüzde polis helikopteri, etrafımızda polis kameraları, polis köpekleri falan. 1990'dı. Temmuz'du. 9 Kasım'da da, bu kez ebedi gizlendi Kerim abi.
Müslüman Stalinist
Osmanlı komünistleri geleneğinden gelmeydi. Cumhuriyet komünistleri fazlasıyla laiktir, o değildi. Dinle bağını koparmamıştı. Bunu akait ölçüsünde sürdürmezdi ama bağı gayet samimiydi. Camiye, cenazeye gidip namaza durmayanlara ateş püskürürdü örneğin. Bu yabanlık üzerinde daha sonra Alev Alatlı da durdu sanırım; durumu teşbihle anlatışı şöyle Kerim abinin: "Camiye geleceksin, ama 'Namazı siz kılın, ben aydınım, kılmam' diyeceksin. Buna derler, hocanın kucağına oturup sakalını çekiştirmek. Olmaz böyle şey!"
Türkiye solu devleti/sistemi dert edinmemiştir bana göre. Onun derdi 'din' olmuştur daha çok, hatta sadece 'İslamiyet'. Bunun ayan beyan görülüşü de Sovyetler'in dağılmasından sonradır. O günden sonra Türkiye solu merkezin çekimine girer, hele 28 Şubat'tan (1997) sonra ise laikçiliğin iyice bayraktarı olur. Oysa devlet aynı devlet, sistem yine o sistemdir. Devletin çizdiği alanda, devletin isteğine uygun bu sözümona muhalefetin hayli yıpranmış bir de adı var literatürde: "Majestelerinin muhalefeti".
Merak ederim: Kerim abi yaşasaydı bugün nerede olurdu? Gerçi Stalinciydi. Canlı Bayraklar'daki hemen her hikâyede de Türk'e, Türklüğe vurgu, askerlere övgü vardır. Fakat bir gelenekten geliyordu onu söyledim. Aynı gelenekten gelen Doktor Hikmet'le de (Kıvılcımlı) dava arkadaşıydı. Öyle de, 28 Şubat karşısında bu iki yataktan sadece birine su yürüyecekti, acaba hangisine? Kestiremiyorum.
Kestiremiyorum ama gürültüye pabuç bırakmadığını da biliyorum Kerim abinin. Kitaplarının adlarına dönüp bir daha bakar mısınız: Başım Göğsünde, Git, Gecelerim Bana Kalsın gibi aşk ucuzlukları var mı Allah aşkına? Bunlarda yok, sonrakilerde de yok: Dimitrof Geçiyor, Patrona, Ateşten Köprü, Harbiye Kazanı, Ey Gaziler, Ölüm Pusuda, Acılar Çemberi. Diyeceğim, hiçbir kuvvet evcilleştiremedi Kerim Korcan'ı. Kalemini yumuşatamadı. "E" Yayınları'ndan, Cengiz Tuncer'den aldığı teliflerin dışında geliri yoktu. Hiç sigortalı olmamıştı, dolayısıyla emekli aylığından da mahrumdu. Ama düzgün geliri olanların bile kendilerini korumayıp kullandırttığı bir zamanda, parasızlığını dert edinip de kendini ne harcadı Kerim Korcan ne de harcattı. Bundan olacak, hemşerilerinden bileni, okuyanı azdır. Adeta yoktur. Rotaryen bilmez, eczacı bilmez, akademi başkanı bilmez, doktor, avukat ve benzeri taşra soyluları bilmez. Tüccar, sanayici hiç bilmez. Belediye? Geçiniz... Eğer sofralarına oturmak, yarım palamutlarını yemek ve artık orta mektepli çocukların bile anlatmadıklarını düşündüğüm Namık Kemal fıkralarıyla beyleri eğlendirmek gibi bir hatayı bir kere olsun işleseydi Kerim Korcan, bilirlerdi onu da. Davulunu da çalarlardı.
N'apardı Kerim abi? Geldiğinde bana uğrar, Basri ağbiye (Abaza Basri, Basri Alp) uğrar, Ünal Ozan'a uğrar, kitabevimde Şeref'le (Eriş), Demir Can'la (Dilek) görüşür, müşterilerden meraklılar çıkarsa onlara kitaplarını imzalar, İstanbul'a dönerdi. Ömer'de yoğurtlu döner yerdik her defasında tabii; dönerken de Kayarlar'dan torununa mutlaka sucuk alır, bunu hiç ihmal etmezdi.
Neydi suçu? Mutlu azınlıkla uğraşmak. Mutluluğun yayılmasını, paylaşılmasını istemek.
Mutlu azınlık demem, dil alışkanlığı. Gerçi bir avuçlar. Ama devletin bütün araçları onların egemenliği için seferber. Bu manada azınlık değiller. Güçler. Egemenler. Asıl azınlık olanlarsa bu güce Kerim Korcan gibi kafa tutanlar. Eşitlik uğruna. Özgürlük uğruna. İnsan hakları uğruna.
Azınlık'ın Lozan tarifi var. Aktüel tarifi var. Bir de böyle temel tarifi: Gücün dışladığı her "öteki" aynı zamanda "azınlık"tır. Ama azınlık hali ebedi değildir.