'Öteki' siz, 'öteki' biz

Uzun süredir gözlem alanımı kaleydoskop türevi görüntüler tahrip ediyor. Televizyonlarda molla endamında, politikacı edasında boy gösteren hafif yorgun demokrat gazeteciler!
Haber: CÜNEYT ÇALIŞKUR / Arşivi

Uzun süredir gözlem alanımı kaleydoskop türevi görüntüler tahrip ediyor. Televizyonlarda molla endamında, politikacı edasında boy gösteren hafif yorgun demokrat gazeteciler! Tabii basının söz sahibi isimleri... Biz tam aksinin olmasını umut ederken yine başıboş bırakılan, tanımı yanlış yapılan "empati" davulcuyla zurnacıya vardı. Kimlikleri tanımasanız ve televizyonun sesini kıssanız, rol dağılımını algılamanız olanaksız. Zap yapıp aynı kanala yeniden dönmenizin bu ahval üzerinde değiştirici hiçbir etkisi yok. Bu yanıyla kaleydoskopla olan türdeşliğini yitiriyor. Özellikle politikacıların bulunmadığı oturumlarda iyice özgürleştikleri için, sanırsınız hepsi birer parti başkanı. Kuşkusuz konumlarını içselleştirmiş, ekolojik dengelere özen gösteren, sahici meslek erbapları da yok değil.
Belli başlı göstergelere gelince: Nesnelliğin yırtılması boyutunda demokratik tahammül, sözcüklerin seçilmesindeki özen ve bu durumun yarattığı ölümcül duraklar, diyaloğun doğasına aykırı önceden hazırlanmış, kurulu cümleler, alınan küçük notlar, gırtlak ıslatıcı sular... Gerçekte bu bir benzeşim isteği de değil, izleyiciye ve meslektaşlarına bilinçdışının dış kapısından "Sizin gerçek lideriniz benim!" demek. Bir zamanlar yırtık çorapla dolaşmış, çantasız okula gitmiş olma öfkesinin ehlileştirilmiş görüntüsü, vesikalık fotoğrafı! Genel olarak kadınların düşmediği, eril ağırlıklı bir tuzak. Gerçi erkek kıvamından daha kıvamlı kadınlar da yok değil aralarında. Annem, "Kop şu mememden artık, işte baban!" dese, erkinden hemen sineceğim tahin kıvamında kadınlar. Ne yalan söyleyeyim politikanın feminen yüzü, bir erkek olarak beni cezbediyor. Virginia Woolf'un şu sözleri geliyor hemen aklıma: "Kadınlar erkekler gibi yazıp erkekler gibi yaşar ya da erkeklere benzerlerse, çok yazık olur çünkü dünyanın büyüklüğü ve çeşitliliği gözönüne alındığında; iki cins bile yetersiz kalırken, yalnızca bir tanesi ile nasıl idare ederiz."
İşte bu gözlem de Türkiye'nin resmi olmayan tarihi olacak gelecekte. Tabii ki öznel; adı üzerinde gözlem. Yanılgı payımı saklı tutuyorum. Ancak profesyonel uğraşımın da bu olduğunu söylemekte yarar var. Tüm görüntüleri, algıladığım özellikleriyle anı belleğimde depolamak. Sizlerin aktör, aktrist rejisör dediğiniz kişi.
Katli vacip mi?
Ancak empati sanılan entelektüelizasyon, özdeşleşme, yüceltme gibi yönelimlerin sadece gazetecilerde bulunduğunu söylemek büyük haksızlık olur. Kendini ödenekli tiyatrolarda genel müdür sanan oyuncular, Teksas'ta şerif sanan komiserler, gazino sahibi sanan küçük kafe işletmecileri, süpermarket sahibi sanan bakkal patronları, mafya sanan değnekçiler, milli kahraman sanan sıradan katiller... Sanrı denizinde yüzen bir toplum olduk. Öykünmede yukarı, dikine bir devinim vardır doğal olarak. Ancak hem empati hem de özdeşleşleştirme için bütünüyle aynı şeyi söylemek olası değil. Yatay hareketler olacağı gibi "aşağı yönelen" parabol ve hiperboller oluşabilir.
Toplumsal yaşımız bu olgulara hız ve yoğunluk kazandırır. Burnun büyüdüğü, sivilcelerin patladığı yaşta göründüğümüz için bu koşullardan paçamızı kurtarabilmek kolay değil. Özellikle bu dönemin büyük ölçüde ilk beş yaşta belirlendiğini düşünürsek toplumsal yaşımız konusunda iyimser olmak epey güç.
Her bağlamda ve düzeyde sorun "öteki" ile ilişkimiz. İlk "öteki" baba ile ilişki sürecimiz... Sunumu yapan annenin referansları. Oral früsturasyonla birlikte annenin de "öteki"leşmesi... Büyük öteki ile birlikte oluşan "öteki"ler yumağı... İki el arasında (anne baba) tutulan örgü ipinin yumağa dönüştürülmesi... İdeal egonun oluşum sürecinde ben olmayana tahammül ve ego idealinin peşinde bitmeyen yolculuk...
Bilginin en zararlı yanı bilerek yaşamanın bilgisi! Keşke sadece empati kurabilmeyi beceren, o rakamlarla belirlenemeyen yaşa ulaşabilsek. Zaman zaman kendimin de yaşadığı duyumsananları kavramsallaştıramamak, bir tanı koyamamak, önlemlerini alamamak ya içgörü eksikliği ya da aymazlık kaynaklı karikatür çizgilerine dönüştürüyor bizleri.
Sanrılarla da bir yerlere varılabilir belki, kimbilir! Hani "kırk kere söylersen, olur" derler, hani bilemedin seksen kere sanırsak, oluruz belki. En azından karşımızdakini inandırırız. Önemli olan da bu değil mi, zaten! İşte bütün bu ahval ve şeraitten daha vahim olmak üzere hâlâ kendini yazar, hekim, mafya, politikacı, rejisör sanan, paradoksun püresini çıkartan gerçekten başarılı meslek erbapları var ülkemizde. Sanrı, konutuna yerleşmiş bir kez, çıkartabilene aşkolsun. Olduğuna inanmazsan, olabileceğine nasıl inanırsın? Bu konu da, hangi celsede gündeme gelir bilemem. Ancak bilebildiğim, olduğunu sanmaya, takipsizlik kararı çıkar, o kadar.
Kafaların bu denli karışık olduğu yaşlardaki toplumlarda her biri diğeri için "öteki"dir, tehdittir. Bırakın empati kurmayı, katli vaciptir!