Otoriter kapitalizm mi dediniz?

Otoriter kapitalizm mi dediniz?
Otoriter kapitalizm mi dediniz?

Vilademir Putin, Recep Tayyip Erdoğan ve Silvio Berlusconi.

Vladimir Putin ve Silvio Berlusconi, klasik anlamda devlet adamlığıyla örtüşmeyen ciddiyetsiz, nezaketsiz, alaycı ve azarlayıcı tavırlarıyla, iktisadi kötüleşmeye rağmen 'halktan biri' imajıyla popülerliklerini koruyorlar
Haber: EFE PEKER / Arşivi

“Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: Tüm büyük olaylar ve kişiler, tarihte adeta iki kez ortaya çıkar. Hegel eklemeyi unutmuş: İlk seferde trajedi, ikincide komedi olarak.” Marx’ın 18 Brumaire’inin bu meşhur açılış cümleleri, Sloven akademisyen Slavoj Zizek’in Ekim ayında çıkan First as Tragedy, then as Farce kitabında liberal ideolojinin bugünkü krizini tarif etmek için kullanılıyor. Soğuk Savaş’ın ardından liberal-parlamenter kapitalizmin zaferini ve tarihin sonunu ilan edenlere cevaben, liberal ütopyanın çifte ölümünü hatırlatıyor bize Zizek: İlk seferde trajedi (11 Eylül siyasi ölüm), ikincide komedi (son küresel kriz iktisadi ölüm) olarak! Marcuse’ün ilgili uyarısı da burada unutulmuyor: Bazen komedi trajediden çok daha korkunç olabilir.
Liberal ütopyanın siyasi öğreti ve iktisadi kuramının James Bond serisinin İnsan İki Kere Yaşar filmini anımsatan bu ölümleri, Zizek’e göre kapitalizmle demokrasi arasında hep doğalmış gibi gösterilen, ancak gerçekte her zaman eğreti durmuş bağın da artık geri dönülemeyecek biçimde koptuğunu gösterir. Günümüzde geniş kitlelerin özellikle iktisadi yaşamları üzerinde söz sahibi olmasının engellenmesi koşuluyla demokrasinin konuşulagelmesi boşuna değil. Türkçeleştirerek söylersek: “Yediğin etnik ve dini demokratik kimlikler senin olsun” der Zizek, “bana biraz gördüğün kapitalist üretim ilişkilerinden bahset!” Zira bu ilişkiler gerçek anlamda demokratikleşmenin önünde engel teşkil eder.
Demokratikleşme şöyle dursun, aksine, artık kapitalizmin daha otoriter bir biçiminin dünya çapında yaygınlaştığı bir dönemde bulunduğumuzu söyler Zizek. Formül karmaşık değil: Liberal teknokrasi ile köktenci bir popülizmin birleşimi. Diğer bir deyişle, bir yandan yaralı kapitalizmin tüm acil reformları soğukkanlılıkla hayata geçirilirken, diğer yandan tüm bunların yarattığı toplumsal yıkımlara verilebilecek tepkiler, popülist/otoriter bir söylem ve icra ile kontrol altında tutulmaya çalışılacaktır. Ancak tıpkı HSBC’nin kendisine ‘dünyanın yerel bankası’ demesi gibi, küresel otoriterleşmenin bu genel eğilimi de her ülkenin yerel değerleriyle yoğrularak farklı biçimler alır.

Al birini vur ötekine
Zizek, Rusya ve İtalya’dan örnek verir: Putin ve Berlusconi , klasik anlamda devlet adamlığıyla örtüşmeyen ciddiyetsiz, nezaketsiz, alaycı ve azarlayıcı tavırlarıyla, iktisadi kötüleşmeye rağmen ‘halktan biri’ imajıyla popülerliklerini korurlar. Ancak tüm bu görüntünün ardında, piyasa mantığıyla işleyip eşitsizlikleri gerektiğinde şiddete başvurarak savunan koskoca devlet aygıtlarına sahiptirler. “Bu iki liderin siyaset dışında da çok sıkı ahbap olmasına şaşmamalı” diyor Zizek. Ancak sanki birini eklemeyi unutmuş gibi: Sizin de gözleriniz bu ikisiyle durmadan doğalgaz, futbol ve nikah şahitliği muhabbetinde olan ‘üçüncü silahşörü’ aramıyor mu?

AKP’nin ‘gerçek’i ve ‘muhafaza-kârlılık’
Tayyip Erdoğan’ı ve partisini bu çerçevede okumak mümkündür ve hatta ayakları yere basan bir çözümleme için olmazsa olmazdır. Hiçbir şekilde hafife alınacak bir içeriğe sahip olmasa da, Türkiye’de laiklik, etnik kimlik ve demokrasi üzerinde yoğunlaşan tartışmaların büyük bölümü, AKP’nin Lacancı anlamda “gerçek”ini gözden kaçırır: AKP’nin “gerçek”i, küresel kapitalizmin neoliberal biçimiyle karşımıza çıkan “sermaye”dir. Bunu zaten çok bariz bulup “Eee, bunda yeni olan, şaşıracak ne var ki?” diyenler, bu gerçeğin Türkiye’nin siyasi gündemindeki büyük noksanlığına şaşırmayı bırakmamalı. Zira tüm tartışmaların doğal sınırlarını çizen “sermaye”den başkası değil.
Bu bağlamda, AKP hükümetinin ideolojisini “muhafaza-kârlılık” olarak ifade edemez miyiz? Muhafazakârlık ve kârlılığın bu görkemli evliliğinde, her şeyden önce muhafaza edilmesi gereken, “sermaye”nin kârlılığıdır. Muhafaza edilmesi gereken diğer ne varsa (değerler, demokrasi, haklar, vb.), ancak kârlılığı muhafaza ettikleri ölçüde muhafaza edilebilirler! Otoriter kapitalizmin birinci koşulu işte bu zeminde hayat bulur: Özelleştirme, finansal düzensizleştirme, yapısal reformlar, sosyal devletin gerilemesi, örgütlü mücadelenin önüne geçilmesi, el koyarak birikim, kârların bireyselleşmesi, zararın topluma mâl edilmesi bunların hepsi tamam, şimdi demokrasi isteyen? Hababam Sınıfı Uyanıyor’da tüm yemeğine el konulan yeni öğrenci gibidir neoliberal sermaye altındaki toplum: “Ahmet, sana da demokrasi diye bu kaldı!”
Zizek’e göre otoriter kapitalizmin diğer ayağını oluşturan Putin-Berlusconivari popülizm/otoriterlik ise işte tam burada Tayyip Erdoğan’ın şahsında devreye girer. Genelde kabadayılığına vurgu yapılan Erdoğan’ın fazla bahsedilmeyen marifeti, kendi siyasetinin yarattığı hoşnutsuzluğu ehlileştirip eleştirelliğin sınırlarını da bizzat kendisinin belirlemesidir. Bir yandan İsrail ile müttefikliği sürdürür, diğer yandan bir daha da Davos’a gelmem der. Bir yandan IMF İstanbul toplantısıyla kapitalizmi kurtarır, diğer yandan protestoculara kulak verir. Bir yandan Kürt açılımı yapar, diğer yandan açılan Kürtleri şark kurnazlığıyla itham edip aşağılar. Erdoğan’ın, IMF toplantılarının İstanbul’un neresinde protesto edilebileceğini belirtmesi bu anlamda son derece sembolik değil mi? Kendisini nereden eleştirebileceğimizi de doğrudan kendisi söylüyor! “Başka türlü eleştiri yapmaya ne gerek var?” diyor Erdoğan bize her gün: “Burada zaten yapılmışı var!”
Olsa olsa “totaliter demokrasi” kavramıyla açıklanabilecek bu müthiş kapsayıcılık, “ne olursan ol AKP’ye gel” diyor: “Burada sana da yer var”. Ancak devamlı yeniden üretilen korku, aciliyet ve teyakkuz söylemini kullanarak alternatifleri dışlamadan bunu sürdürmek mümkün değil. Ki bu da Zizek’in otoriter kapitalizm kavramının son ayağını oluşturur. AKP’yi “gösterilen yerlerde” eleştirmeyenlerin çoğunun elitist, orducu, darbeci, kısacası ‘o kafa’ yaftası yemesi boşuna değil. Önemli prensiplere dayanabilecek bir girişim iken, Ergenekon davasının vardığı boyutun ‘o kafa’ avına dönüşmesi ancak AKP’nin güttüğü bu korku siyasetiyle açıklanabilir. Darbe her an, hiç beklemediğimiz yerden gelebilir: Böylece AKP’nin devlet aygıtına daha çok sahip olmasıyla beraber mağdur edebiyatından mağrurluğa terfi etmesi mümkün kılınır. Darbe ve baskıcı devlet tehdidini çıkarın, AKP’nin devletleşmesi son bulur.
Tüm bunlara bakıp da “Ne yani, 3B’ye (Baykal, Bahçeli, Başbuğ) kalsak daha mı iyi?” diye soracak olanlara ise, her şeyden önce siyasi gönül gözlerini sermaye “gerçek”inin yapısal körlüğünden kurtarmaları önerilebilir: Zira liberalizm zaten iki kez yaşadı, artık biraz da biz yaşayalım.

EFE PEKER: Simon Fraser Üni., Sosyoloji, doktora


    ETİKETLER:

    Silvio Berlusconi