Otoriter kuşatma yılı

Otoriter kuşatma yılı
Otoriter kuşatma yılı
2012 Türkiyesi, dünya siyasal literatürüne iktidarın bir elde yoğunlaşmasının demokraside yarattığı yozlaşmanın somut bir örneği olarak geçecek
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Yıl sonuna gelindiğinde yılın toplu değerlendirmesini yapmak adettir. Bu değerlendirme yapılırken, o yılla ilgili öngörülerle yıl sonu değerlendirmesinin karşılaştırılması pek yapılmaz. 2012’nın ilk ayında yurtdışında Türkiye ile ilgili üst üste yayımlanan değerlendirmelerin çoğunun ortak öngörüsü, otoriterlik eğiliminin güçlenmesiydi. Ocak ayının ilk yarısında yayımlanan Avrupa Konseyi raporunda, Times ve Financial Times’da yer alan değerlendirme yazılarında, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporunda, bu otoriter eğilimin güçlenmesinin kaygıyla izlendiği belirtiliyordu. Fareed Zakaria, “Türkiye’yi endişelendirmesi gereken şey siyasal İslam değil, halktan muazzam destek gören bir siyasetçinin otoriter eğilimleridir” diyerek, Ortadoğu’da esas tehlikenin iktidarın gücünden ileri gelen yozlaşma olduğunu iddia ediyordu.
Türkiye’de bu tespitleri dile getiren çok sayıda gözlemci var elbette. 

Geleneksel-otoriter 

Dış gözü kerteriz noktası olarak seçmemizin nedeni, ülke içindeki büyük karmaşanın tozu dumanından, günlük çatışmanın heyecanından uzak olmaları. 2012’de yaşananlar, Türkiye’de yönetimin giderek daha fazla geleneksel otoriter niteliklerinin ön plana çıkacağı öngörüsünü bütünüyle doğruladı. Bu nedenle 2012, iktidarda 10. yılını dolduran AKP ’nin ve onun şefinin otoriter konsolidasyon yılı olarak tanımlanabilir.
İktidarın otoriter tavır ve uygulamalarının yaygınlaşması, yerleşmesi ve güçlenmesinin en belirgin ifadesi, siyasetin neredeyse münhasıran bir suç haline gelmesi. Hızı kesilmeden devam eden KCK tutuklamaları, fiilen BDP ’nin örgüt olarak çökertilmesi ve kapatılmadan kapatma cezasının uygulanması açısından 2012 dikkat çekici bir yıldı.
Meclis grubuna sıkışmış olarak siyasal mücadelesini sürdürmeye çalışan BDP’nin birçok milletvekiline yönelik dokunulmazlığın kaldırılması tehdidini Başbakan’ın doğrudan kendisinin gündeme getirmesi, bu otoriter kuşatmayı tamamlayan bir adımdı. Buna bağlı olarak, Kürt sorununda çözüm açısından kaybedilmiş bir yıl daha geçti. Hem güvenlik görevlileri hem PKK ’nın silahlı militanları açısından insani bedeli son derece ağır ve Türklerle Kürtlerin arasındaki mesafenin biraz daha açılmasına yol açan bir yıldı bu.
Başbuğ ve Bir
KCK davasından tutuklu olanların başlattıkları kitlesel açlık grevinin Öcalan’ın talebiyle sona erdirilmesi, avukatlarıyla bir yıldan fazladır görüştürülmeyen PKK liderinin her durumda birinci muhatap konumunu koruduğunu tescil etti.
2012, Ergenekon ve mücavir davalarda emekli bir genelkurmay başkanının, İlker Başbuğ’un ve 28 Şubat müdahalesinin kilit ismi Çevik Bir’in tutuklanmalarıyla yeni bir eşik atladı. 28 Şubat müdahalesinin de soruşturulması, 12 Eylül’ün hayatta kalan iki darbeci generaline dava açılması önemli adımlardı. Ama daha çok şimdi iktidarda olan eski mağdurun öç alması yaklaşımının ağır basması, bu girişimlerin yakın tarihin karanlık sayfalarıyla gerçekten yüzleşilmesi ve tüm sorumlulardan hesap sorulması adımı olmasını engelledi. 365 sanıklı Balyoz davasında, aralarında muvazzaf generallerin de olduğu 330 sanık hakkında “darbeye eksik teşebbüs” suçu işledikleri iddiasıyla 20 yıla kadar varan hapis cezaları verildi. Ergenekon davalarında da görülen, sanıkları topyekûn suçlama mantığının yanında, soruşturma ve duruşma aşamalarında işlenen bir dizi hak ihlali, verilen mahkumiyet kararlarını gölgeledi. 

Yargıya talimat 

Türkiye’nin çok ciddi bir yargı sorunu olduğunu keşfetmek için 2012’yi beklemek gerekmiyordu. Ama Başbakan’ın BDP konusunda yargıya talimat verdiğini açıkça söylemesi, başka davalarda da kendisinin, hükümetin veya partisinin yargıyı yönlendirme ve etkileme girişimlerinde bulunduğu kanaatini güçlendirdi. Sivas davasının düşmesi de bu çerçevede değerlendirildi.
Hükümeti eleştiren sokak gösterilerinin giderek daha sert biçimde engellenmesi, göstericilere yasadışı örgüt üyesi suçlamasının sistemli biçimde atfedilmesi 2012’de olağan bir yönetim pratiğine dönüştü. 

Kültürel cephe 

Bu otoriter tablonun diğer yüzünde, Başbakan’ın ön cephede yer aldığı kültürel plandaki otoriter müdahalelerdeki artış yer aldı. Amacı esas olarak imam hatip okullarını yeniden cazip kılmak olan ilk ve orta eğitimde yapılan ön hazırlıksız reformlar, müfredata yerleştirilen din ağırlıklı seçimli dersler, televizyon dizilerinin içeriğine doğrudan müdahaleye varan ahlak polisliği ve yeni resmi tarih oluşturulması girişimleri, hükümetin başından yönetimin en küçük kademelerine kadar yayılan yaptırımcı bir muhafazakâr otoriter zihniyetin somut tezahürleriydi.
Uludere katliamı hükümetin sorumluluğu kabul etmemesi, özür dilemekten kaçınması ve sorumluları koruması, Türkiyeli muhafazakâr Kürtlerle AKP arasındaki önemli bir kırılma noktası oldu. Bu vesileyle hükümet orduyu yeniden iktidar bloğu içine dahil ederken, bu blok içinde AKP ile Gülen cemaatinin etkili olduğu bazı kurumlar arasında önemli bir kırılma su yüzüne çıktı. Erdoğan’ın ikinci ameliyatı sırasında MİT Başkanı’nın tutuklanması teşebbüsü, Başbakan’ın Polis İstihbarat, Sağlık Bakanlığı ve yargıda kapsamlı bir atama operasyonuna yeşil ışık yakmasına yol açtı. Yıl içinde Gülen cemaatine yakın basında Erdoğan’a ve genel olarak AKP politikalarına yönelik eleştirel doz yükseldi.
2012 otoriter kapitalizmin emeği başına buyruk kullanma pratiklerinde sürekliliğin devam ettiği bir yıldı. Bir yıl içinde 867 işçi iş kazalarında öldü. Ölenlerin 15’i, 14 yaşından küçüktü. En fazla ölüm, hükümetin büyümenin motoru olarak gördüğü inşaat sektöründeydi. Buna rağmen, 2012 yılı büyümenin hızla düştüğü ve işsizliği düşürme kapasitesini yitirdiği bir yıl oldu. Financial Times, yıl başında yayımladığı değerlendirmede, durgunlaşan ekonomiyle otoriter rejimin güçlenmesi arasında gergin bir ilişki olacağını iddia ediyordu. Bu gerginliğin 2012 yılında Başbakan’ın giderek daha fazla yüzüne vurduğunu gördük.
2012 Türkiyesi, dünya siyasal literatürüne iktidarın bir elde yoğunlaşmasının demokraside yarattığı yozlaşmanın somut bir örneği olarak geçecek. Sürekli ertelenen anayasa değişikliği ve arzulanan şeflik sistemi ışığında belki 2012 gelecek yılların Türkiyesinin bir uvertürü olarak ileride değerlendirilecek.