Oyunbozan bir oyun

Oyunbozan bir oyun
Oyunbozan bir oyun

Pozantı da yaşananlardan sonra taş atan çocuklar yine gündemde.

Çocuklar neden taş atarak eğlenir? Çocuklar için taş atmak nasıl bir oyun? Bu oyun kimin oyunu?
Haber: WELAT AY / Arşivi

Kamuoyunda “taş atan çocuklar” olarak adlandırılan çocuklar, Pozantı Cezaevinde maruz kaldıkları şiddetle yeniden gündeme geldiler. ‘Taş atan çocuklar’, epey zamandır yalnızca atılan bir taşla tanımlanıyor ve atılan taşın etrafında süregiden analizlerden ibaret hayatlar olarak bırakılıyor. Devletin çocuklara uyguladığı şiddet ve bu şiddetin doğurduğu sonuçlar ise pek de konuşmaya değer bulunmuyor. Konuyla ilgili iyi niyetli çabalar ise çocuklara üzülmekten ve kamuoyunun vicdanına bu üzüntü üzerinden seslenmekten öteye gitmiyor. Hatta çocukların ne dedikleri, bu süreci nasıl yaşadıkları ve çocukların onları çevreleyen koskoca hayatla ilişkileri sadece bir oyun teorisine indirgeniyor. ‘Taş atmak’ çocuklar için bir oyun. Hepsi o kadar! Son olarak Diyarbakır Emniyet Müdürü Mustafa Sağlam yayımladığı bir makalede, bu çocukların taş atma işini eğlence haline getirdiğini söyledi. Peki çocuklar neden taş atarak eğlenir? Çocuklar için taş atmak nasıl bir oyun? Bu oyun kimin oyunu?
Psikoloji ve pedagoji literatürü oyunun çocukların zihinsel, duygusal ve sosyal becerilerini geliştirmesi için ‘kurgulanmış’ bir öğrenme biçimi olduğunu söyler. Oyun, çocukların sosyalleşebilmeleri, bilgi ve becerilerini geliştirebilmeleri, başka insanlarla iletişime geçebilmelerinin bir aracıdır. Bu sayede çocuk , hem kendi ‘ben’ini inşa eder hem de ötekilerle tanışarak bir dünya oluşturur. Ama bu tamamıyla kurgulanmış ve öngörülerek oluşturulmuş bir öğretme ve öğrenme süreci olarak tanımlanıyor. Başka bir deyişle, bu ortam çocuğa hazırlanır ve düşünülerek organize edilir. Çocuğun belirli bir davranış ve zihinsel gelişim göstermesi arzu edilir. 

Çözüm önerileri
Oyunun psikolojik ve pedagojik organizasyonu üzerine söz söylemekte sorun yok ama taş atmanın nasıl bir oyun haline geldiğini düşünmek ve bunu anlamaya çalışmak bile ‘suç işlemekle’ eşdeğer. Oysa devletin ‘taş atan çocukların’ hayatlarına yalnızca şiddetle girdiği, şiddetten başka bir oyunun mümkün olmadığı bir alanda, çocukların şiddeti oyunlaştırması pedagojik ve psikolojik olarak anlaşılır bir olgu. Burada görülmesi gereken, taşın kendisinin bir ifade aracı, taş atma eyleminin kendisinin bir iletişim biçimi olduğu. Devleti sadece şiddetle tanıyan bir çocukluğun, kendi oyununu bu şekilde kurmasından daha anlaşılır ne olabilir? Bu ‘anlayış’ kimseyi şiddetin onaylanması veya kutsanması sonucuna taşımaz. Ama bu şiddetin sosyolojik, pedagojik ve psikolojik olarak nasıl anlaşılır olduğunu görmek, taş atmanın nasıl bir oyun olduğunu/olabildiğini sormakla mümkün olur.
Devletle her karşılaşma anında şiddete maruz kalan çocuğun, devletle konuşabildiği tek yer şiddettir. Okullarda, hastanelerde, cezaevlerinde, sokaklarda sürekli olarak şiddet uygulayan bir devlet, neden ve nasıl çocuklardan farklı bir yaklaşım veya anlayış bekler? Diyarbakır Emniyet Müdürü Mustafa Sağlam, “Bu çocuklara devleti anlatmanın yolları bulunmalıdır” gibi bir çözüm yolu öneriyor. Peki ama, bir devlet nasıl anlatılır? Bir devlet nasıl anlaşılır? Ya da bir devlet neden kendini anlatmak ister? Sağlam’ın önerisinde karşımıza çıkan, devletin yanlış tanındığını ve doğru anlatılması/tanıtılması halinde ‘sorunların’ çözüleceğini düşünen devlet aklıdır. Çünkü devlet aslında herkese ‘eşit mesafede’ duran ve vatandaşını koruyan şefkatli bir yuvadır! Zaten Mustafa Sağlam, devletin şefkatini göstermesi için, devlete sevgi gösterilmesi gerektiğinin de altını çiziyor. Çözüm devletin, bu çocukların sevgisini kazanması ve dolayısıyla çocukları da geri kazanmasındadır! Sağlam’a göre zaten “insan sevdiğine ve tanıdığına taş atmaz veya en azından taş atmak istemez”. Yani devletin ‘doğru’ bir biçimde anlatılması gerekir ki çocuklar devleti sevsin ve çocuklar devleti sevsin ki ona taş atmasın. 

Yüzleşmeden olmaz
Oysa Sağlam’ın görmek istemediği, çocukların zaten devleti çok iyi tanıdıkları gerçeği. Çocuklar, bu oyunun asıl kurucusunun, bu oyunun alanını belirleyenin devlet olduğunu çok iyi biliyorlar. Bu alanda oynamak zorunda kalan ve devletin şiddet tarihini oyunlaştırarak kendilerine bir dünya kuran çocuklar bunlar. Bu çocuklar, bu devleti nasıl tanıdı?
Bu çocuklar, savaşın ve savaşın artakalmış anlatılarının, deneyimlerinin ve hala sürmekte olan şiddetin içinde büyüyen çocuklar. Hepsinin ailesi memleketlerinden zorla göç ettirilmiş. Hepsi yerleştikleri kentlerin marjinlerinde, devletin tüm şiddetiyle kendisini gösterdiği, hissettirdiği alanlarda yaşayan çocuklar. Bütün bu maruz kalmışlığın hikâyesine ve bilgisine sahipler. Bunun sadece dönemsel bir şiddet olmadığını, hala farklı biçimlerde yaşandığını en iyi bilen onlar. Bu bilgi ve deneyimle ‘normal’ bir gündelik hayatları olamayacağını biliyorlar. Gündelik hayatın şiddeti bu kadar normalleştirdiği bir ortamda, hatta şiddetin gündelik hayatı kurduğu böyle bir ortamda, oyunlarını şiddetle kurmak zorunda kalan çocuklar bunlar. Çünkü deneyimlerin aktarıldığı, hafızaların her gün şiddetle yeniden tazelendiği ve anlatıya dönüştüğü, şiddeti bedenlerine kazımış bu çocuklar, bu oyunu bilerek oynuyorlar.
Bu oyunun kaçınılmazlığında, çocuklar için taş kendini ifade etmenin yegâne aracı. Çocuklar bu taşın ne anlama geldiğini, kime atıldığını, hangi tarihe ve hangi mecraya atıldığını çok iyi biliyor. Çocuklar bu taşı, devletin şiddetten başka bir dilinin ve duygusunun olmamışlığına ve devleti başka şekilde tanımamın imkânsızlığına atıyor. Diğer tarafta devlet, her ne yaparsa yapsın ‘sevilmesi’ gereken bir ebeveyn gibi hüküm sürmeye devam ediyor. Yüzleşmeyen, kendi tarihine bakmayan, arınmayan ama her durumda sevilecek kutsal ve şefkatli devlet!
Bu akıldan hareketle devlet, görmezden geldiği bir deneyim ve hafızanın içinden geçen çocukların sevgisini kazanabilmek için, sosyal sorumluluk projelerini çözüm olarak sunuyor hâlâ. Devlet aklı bu çocukların eğitilerek devleti sevmeyi öğreneceklerini düşünüyor. Oysa hayatları ‘taş atma’ oyununun içinde anlam kazanan çocukların, birer bilimsel araştırma nesnesine dönüştürülerek ‘geri kazanılabileceğini’ ummak şiddetin bir başka biçimi yalnızca. Eğitimi sorun çözen bir araç olarak gören devlet aklı, çocukları -onların bütün deneyimlerini görmezden gelerek- kendi okullarında kurguladığı kendi oyunlarına dâhil etmeyi arzuluyor. Oysa devlet, farklı kimliklerin yok sayıldığı, farklı deneyim ve hikâyelerin görünmez kılındığı, anlı, şanlı tarih anlatılarıyla, kahraman Türklük söylemleriyle kendi şiddetini meşrulaştırdığı bir eğitim alanında ne sevgi ne de şefkat sahibi olabilir. Bütün bu anlatı ve söylemlerle, olsa olsa şiddeti ve şiddetten başka bir varoluş alanı olmadığını öğretebilir.
Devlet, ne kendi geçmişiyle yüzleşme ne de şimdi uyguladığı şiddetten vazgeçme niyetinde. Devlet koşulsuz, bedelsiz, muhalefetsiz sevilmek istiyor. Ama bunun da imkânsızlığını gösteren bir ‘çocuk oyunu’ var ortada. 

WELAT AY:  Boğaziçi Üni., Sosyoloji, yüksek lisans