Oyuncuyu senaryo ikna eder

Oyuncuyu senaryo ikna eder
Oyuncuyu senaryo ikna eder

Okan Yalabık, yanda ?Bu Kalp Seni Unutur mu??daki rol arkadaşı BerrakTüzünataç?la. Fotoğraf: MuhsinAkgün

"Siyasetçiler, gazeteciler ve ilgili kişiler 30 yıldır televizyonda bir masanın etrafında toplaşıp son derece sıkıcı ve itici şekilde 12 Eylül'ü tartışıyor. 30 sene öncenin magazinini yapmaya çalışıyorlar"
Haber: NAZAN ÖZCAN / Arşivi

Biraz çekingen, biraz da mesafeli galiba. Ama öyle ben şahaneyim havalarında olanlardan değil. Gerçi biz onu ‘Hatırla Sevgili’de de, ‘39 Basamak’ta da, ‘Güz Sancısı’nda da çok şahane bulduk. Ve tabii ki ‘Bu Kalp Seni Unutur mu?’da da. ‘Bu Kalp...’daki gazeteci (şimdi efsane Nokta’yı kuracak olan) gerçekten bu adam var dedirtiyor. Son dönemlerdeki en yetenekli genç (daha 32 yaşında) oyunculardan. Belli ki işini seviyor ve canı yürekten yapıyor. Ve karşınızda Okan Yalabık!

Bu işlere nasıl bulaştınız?
Abim ortaokula başlayacağım sene, yaz tatilinde, eve Ferhan Şensoy’un Ferhangi Şeyler kasedini getirdi. Defalarca dinleyip, fark etmeden ezberlemişim. Ve ortaokulda Türkçe hocasından izin isteyip Ferhangi Şeyler oyununu temsilini üç yıl boyunca neredeyse her hafta sınıfta yaptım. Derslerin olmadığı özel günlerde diğer sınıflara gidiyordum.
Turneye çıkıyorsunuz yani.
Kapalı turneler! Alkışlanmak, bütün sınıfın karşısına çıkmak gibi şeyleri yaşadıktan sonra, oyunculuk belirlenmeye başladı hayatımda. Ailem de benim için şanstı, hep arkamdaydılar ve desteklediler.
İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümünü okudunuz ama biz sizi ilk olarak ‘Yılan Hikâyesi’nde tanıdık.
Televizyonun başı diyebiliriz, okulda son sınıftaydım o zaman. Okula girdiğimizde diziler yoktu henüz, dördüncü sınıftayken Memet Ali Alabora mezun olmuştu ve ‘Yılan Hikâyesi’ne başlamıştı. Okuldan tanışıyorduk, teklif gelince ben de başladım.
Bütün okulluların hayali tiyatro yapmaktır aslında.
Benim kafamda oyunculuk, tek bir olgu tiyatroda da, dizide kameranın karşısında da ya da sinemada da. Bizim dönemimizde, (maalesef bizim dönemimiz denecek bir şey var) koşullar çok hızlı değişti. Oyunculuğun tek bir noktadan dağıldığını düşünüyorum. Sahnede olmakla, kamera karşısında olmak teknik olarak farklı biraz tabii. Dizi mevzuuna geleyim: Ben oyunculuk yapıyorum. Amacım da buydu, en başından beri mutlu bir şekilde yaptım, yapıyorum. Ayrıca şanslı da addediyorum kendimi.
Tek bir noktadan başlıyor oyunculuk dediniz ya, o tek nokta nedir?
Kendi geçmişime baktığım zaman, kalabalıklara hitap edemeyen, bir metni yüksek sesle başkalarına okumaktan çekinen bir yapım vardı. Tezat oluşturan şey, benim kalabalıkların karşısına çıkmam ya da bir sandalyenin üzerine çıkıp bir şeyler yapıp insanların ilgisini çekebilmem. En klişesinden bir durum. Bunun içinde insanın fark edilmekle ilgili bir şeyi açık ediyor kendini. Kendim yapamayacağım şeyleri oyuncu olarak yapıyorum.
İlk başladığınız dönemde hafiften magazin dünyasına doğru gidebilirdiniz gibi geliyor hep bana. ‘Serseri’, ‘Çapkın’ gibi dizilerde oynarken yani. Ne oldu da yön değiştirdiniz?
Aslında hiçbir şey olmadı. Popüler bir iş yaptığınız zaman, kendinizi çok bağımsız kılamayabilirsiniz magazin figürü olmaktan. Artık tamamen konservatuvara girmeyi kafamda kurmuşken, sekiz sene boyunca lisede tiyatro yaptım. Orada benim için hâlâ çok önemli olan bir hocam vardı. Lisede tiyatro eğitimi sizi tiyatrocu yapmaz ama orada paylaşım ve sosyal eğitim olur. Benim hocam da ergenlikte akordumuzu yapan, duruşumuzu belirleyen çok iyi bir örnekti. Ve tabii ki ailem. Alternatif olmayı, eleştirel bakmayı, popüler olanı sorgulamayı ben lise tiyatrosunda öğrendim. Üniversitede de ve daha sonrasında diziler başlağında şanslı bir şekilde mevzunun farkındaydım. Ayrıca daha konservatuvarın ilk sınıfında hocalarımız bize bazı mesleki anahtarlar verdi: Bunlardan biri ölçülü olmak. Oynarken ölçülü olmak ama ölçülü olmak hayatın her alanına sirayet ettiği zaman insan dengede durabiliyor. Huzurda, mutlulukta, üzüntüde, hatta aşkta ölçülü olmak lazım.
‘Hatırla Sevgili’, ‘Bu Kalp Seni Unutur mu’ ve ‘Güz Sancısı’. İki dizinin yapımcısı, filminde yönetmeni olan Tomris Giritlioğlu oyuncusu oldunuz sanki.
Tomris hanım ve projeleri ilgimi çekiyor, bahsettiği mevzuulardan dolayı. Ama birinin oyuncusu olmak değil bu, oyuncuyu projenin kendisi ve rol cezbeder. Oyuncuya sunduğu rol ve projelerle, sizin bu işte istediğiniz şeyleri kaşıyor ve körüklüyor Tomris hanım. Hele hele televizyonla ilgili bir işte heyecanlanmak, her zaman karşınıza çıkabilecek bir şey değil. Tomris hanımın porjelerinde bunu yaşıyorum.
İki dizi ve bir film, hepsi yakın tarihle ilgili. Tarihe meraklı mısınız?
Tarihe meraklı değildim, tarih derslerini de sevmezdim. Çünkü ilgi çekici değildi. Mesela ‘Bu Kalp Seni Unutur mu?’da zaman atlamalarıyla 87’lerdeyiz şu an. Şimdi sete gelen birtakım objeler, konu edilen olaylar, o zamanki hayatımızla birtakım paralellikler kurduruyor. ‘Hatırla Sevgili’de imkan yoktu buna. Biz gözlerimizi Özal dönemine açtık. Aklımız aydınlanmaya başladığı zaman. Bütün bu diziler ve sinema filminde çok geniş bir skalada danışman kadromuz var. Bize sürekli anlatılıyor. Böylece bendeki tarih durumu, keyif verici ve ilgi çekici olmaya başladı.
Siz de apolitik gençliktensiniz yani?
80 sonrası klişe apolitik gençliğe, ben ve benim çevremdekileri de katabiliriz. Çok farkında değildik çünkü. Lisede birazcık hocalarımız ve arkadaşlarımızla birlikte bu apolitiklik durumunu kırdık. Ama gerçekten de öyleydi çevrem, ziyadesiyle. Lisede oyunlar koyarken, oyunlar biraz o yöndeydi. Cevdet Kudret’in Yaşayan Ölüler’i, toplumsal sorunları anlatan ‘Rumuz Goncagül’, ‘Çürük Elma’, Behiç Ak’ın ‘Bina’sı, Adalet Ağaoğlu’nun ‘Evcilik Oyunu’ gibi.
Şimdi 80 dönemini nasıl görüyorsunuz?
İnsanlar tarihi pek merak etmediler ya da merak ettirilmediler. Daha ziyade halının altına doğru süprüldü mevzular. Bu ülkenin kendi geleceğini, gelecek nesillerin yaşantısını karartmak demek. Karanlıkta bırakmayı tercih ettiler. Aman bilinmesin dendi. Biz kendimizden, hatalarımızdan memnun değiliz. Hataları halının altına süpürdüğümüz zaman kurtulduğumuzu sanıyoruz. Ne kadar karşı çıkarsak çıkalım, ne kadar ayrı olursak olalım, bu kadar ayrılık içinde tek ortak noktamız aslında geçmişimiz ve geleceğimiz olacak. Herkes şimdinin derdinde oysa. Halının altına o kadar çok süprülüyor ki, önce pot oluyor, sonra dağlar. Ve herkes o dağlara takılıp tökezliyor. Siyasetçiler, gazeteciler ve ilgili kişiler 30 yıldır televizyonda bir masanın etrafında toplaşıp son derece sıkıcı ve itici şekilde 12 Eylül’ü tartışıyor. 30 sene öncenin magazinini yapmaya çalışıyorlar. Bu bence tam bir patinaj. Hiçbir şekilde hareket etmeyen, ısı yaratan, dumanlar çıkaran bir patinaj. Geleceğe bunu yapmaya hakkımız yok.
Yaptığınız işlerle o geçmişi biraz temizliyor sayıyor musunuz kendinizi?
Bu neslin çocukları, olanlarla ilgili fikir ve bilgi sahibi olmalı. Sevin ya da sevmeyin, bunların önemi yok. Biraz daha başka taraftan bakmak lazım artık. Birbirimizden nefret etmekle olmayacak. Bu yüzleşmede bunu hoşgörüyle karşılamak var ya da daha da reddetmek var. Bırakın siyaseti, hoşgörü, her şeyin stresini alacak galiba: Siyasette de, sokakta da ve gelecekte de. Hoşgörüsüzüz, kendimizi sevmiyoruz ve bunun da üzerini kapatıyoruz. Afferin bize yani!
Özellikle 80 dönemini yaşayanlar, diziyi eleştiriyor, öyle değildi ya da taraf tutuyor diye. Cevabınız ne buna?
12 Eylül, herkesi ilgilendiren bir dönem. Bazılarının üzerinden geçti, bazıları olayın üzerinden atladı, bazıları kenara çekildi yanından geçip gitmesini bekledi. Ama herkes için çözümsüzlüktü 80 dönemi. O dönemi tecrübe etmiş insanların tatmin olması mümkün değil. Zaten televizyon gibi bir mecrada yapılan bir işin böyle bir derdi de, misyonu da yok. Bence bu işler o dönemi yaşamamışların ilgisini çekebiliyorsa başarıya ulaşmış sayabiliriz. Mesela ‘Daraağacında Üç Fidan’, ‘Hatırla Sevgili’nin bir bölümünden sonra en çok satanlar arasına girmişti. Tabii ki tarih dizilerden öğrenilecek bir şey değil. Ama kapatılmış bir dönemi popüler hale getiriyor, izleyicisi adına birçok tarihi okumayı toparlayıp, özetleyip aktardığı için önemli. Ve dönem işlerinde yer almak bunun için keyifli.
Bir fotomuhabirini oynuyorsunuz ve son bölümlerden birinde “Sıcak haberi özledim” gibi konuşmalarınız vardı. Gazetecileri araştırdınız mı peki?
Bu adrenalinle ilgili aslında. Oynadığım karakterin mesleki adrenaliniyle kendi mesleğimin adrenalini arasında özdeşlik kurabiliyorum, çok yakın geliyor bana. Biraz sezgilerimle hareket ediyorum. Ara Güler’in bir kitabı var, ‘Foto Muhabiri’. Kitap şöyle açılıyor, “Bir patlama olduğunda olay yerine doğru koşan kişi foto muhabiridir, oradan kaçan ise fotoğrafçı.”
Hiç istemediğiniz bir rol verseler size oynamak için ne yapıyorsunuz? Diyelim ki bir pedofili oynamanız istendi.
Oyunculuğun fikren bir cinsiyeti yoktur. Tercih noktanız, onun inandırıcılığı ile ilgili yapabileceklerinizdir. Oyuncu olarak benim düşündüğüm bu. Rolün fikri, ideolojisi, tercihleri, seçimleri orada önemli olan, ben onu yapmazdım diyemezsiniz. Mesleki anlamda ikna olursunuz, rolün kendisi, senaryo ikna eder sizi. Pedofili oynamak mesela: Bu sanki yeni bir labaratuvara girmek ya da oyun parkına gitmek gibi bir şey. Bu süreçtir en keyifli olan tarafı. Benim ilgimi çeken aslında sokaktaki, onun içindeki zenginlik. Yoksa herkesin istediği gibi davranan, herkesin istediği gibi bakan roller oynamanın eğlenceli bir tarafı yok. Oynaması ve izlemesi eğlenceli olan şey, gerçeğe en yakın ve basitin içindeki karmaşadır.
En çok neyi oynamak isterdiniz?
Bir müzisyeni oynamak isterdim. Bu dizide zaten istediğim gibi bir fotoğrafçıyı oynuyorum. Biraz benim kişisel meraklarımdan dolayı.
Kaç senedir fotoğraf çekiyorsunuz?
Dört senedir. Bir karanlık oda oluşturdum ve devamlılığını sağlıyorum.
Sergi filan olur mu o fotoğraflardan?
Bir kitapta yayınlandı. Berkun Oya’nın ‘Bayrak’ isimli oyunu için bir kitap yapıldı. Berkun’un yazdığı oyun metni, prova notları, benim provada çektiğim fotoğraflar ve Mehmet Uluel’in tekstini okuyup kafasında canlandırdığı birtakım imajların içinde olduğu bir kitap çıkacak. Fotoğrafların bir kitabın içinde olması çok heyecanlandırıyor beni!
Gitar da çalıyorsunuz değil mi?
Çalmak demek ayıp olur. Evin içinde, bize müzik komşulara gürültü! Bas gitar oluyor elimde ama başka şeylerle de ses çıkartıyoruz işte. Öğrenmek çok istiyorum gerçekten, tıpkı oyunculuk gibi sonsuz bir durum müzik.
Tiyatro var mı bu sene?
İki oyunla devam ediyor. ‘39 Basamak’, üçüncü sezonuna girdi ve bu ay tekrar oynamaya başlıyoruz, Kenter Tiyatrosu’nda. Berkun Oya’nın yazdığı ‘Bayrak’ı da bu ay her pazartesi Garajistanbul’da oynayacağız.
Dizilerden iyi para kazandığınızı düşünüyorum, neden bir de tiyatro yapacağım diye kendinizi paralıyorsunuz ki?
Her bir oyunda gözeneklerinizden adrenalin fışkırıyor. Başka ne yapar ki böyle bir şeyi insana? Bungy jumping mi ya da paraglading mi? Tiyatronun kendine böyle bir bağlayıcılığı var. Canlı olması nefis bir şey, her akşam bir sınav. Hadi bakalım, birisi bana bunun yerine bir şey önersin!
Nejat İşler televizyon çalışma şartlarına isyan etti. Siz ne düşünüyorsunuz?
Çok izansız çalışma saatleri oluyor. Bütün ekibi bağlıyor. Çalışma saatleri, süresi, koşulları vs. Hak veriyorum kendisine. Kuralları belirlenmemiş, çerçevesi çizilmemiş bir topluluk bu dizi sektörü! Bunların nedenleri de pratik olarak belli. Dizilerin yayın sürelerinin çok uzun olması mesela. Biz ve birkaç dizi daha iki ekip çalışıyoruz. Bu şu demek: Saat hesabına vurursanız, haftada 10 gün çalışıyorsunuz. Bunu düzenleyecek olanlar da kanal sahipleri ve prodüktörler bence.
Emeğinizin sömürüldüğünü hissediyorsunuz yani.
Bunun, çok aşikâr yapıldığı bir mecradayım ben.
Okan bey, sormazsam çatlarım ama iki dizidir şu saçlarınız karmakarışık, insanın tarayası geliyor, ne zaman düzelecek bu saçlarınız?
Sormayın, sormayın, sormayın! Ben de mutlu değilim ama sormayın!