Özpetek filmlerinin cazibesi

Türkçe adı (Bir Ömür Yetmez) kulağa, İtalyanca adından (Satürn Ters Açıda/Saturno contro) daha hoş gelen Ferzan Özpetek'in yeni filmi...
Haber: NEJAT ULUSAY / Arşivi

Türkçe adı (Bir Ömür Yetmez) kulağa, İtalyanca adından (Satürn Ters Açıda/Saturno contro) daha hoş gelen Ferzan Özpetek'in yeni filmi, yönetmenin bildiğimiz temalarını, öyküleme anlayışını, anlatı kurma tarzını ve tanıdığımız oyuncularını bir kez daha karşımıza getiriyor. Özpetek'in, sonuncusuna kadar bütün filmlerinin kahramanları kadınlardı. Bir Ömür Yetmez'in ana figürünün, çerçeve dışı sesiyle filmin başlarında ve sonunda anlatıcı bir konumda bulunması nedeniyle kısmen Lorenzo, kısmen de filmdeki arkadaş grubunun kendisi olması, onu da bir "kadın filmi" gibi değerlendirmemize engel değil. Il Bagno turco/Hamam (1997), İtalyan mimar Francesco'nun hikâyesini anlatır gibi görünüyor, ancak film boyunca karşımıza hiç çıkmayan ölmüş teyze, sesi, mektupları ve eşyaları aracılığıyla gelip anlatının merkezine yerleşiyordu. Harem Suare (1999), kadınlarla ilgili içiçe geçmiş öyküleri, farklı zamanlarda farklı kadınların anlattığı bir filmdi. Le Fate ignoranti/Cahil Periler'de (2001), Antonia, kocasının gizli hayatını ve öteki ailesini keşfediyordu. La Finestra di fronte/Karşı Pencere (2003) ile Cuore sacro/Kutsal Yürek'in (2005) kadın kahramanları da, Antonia gibi, başkalarının hayatları üzerinden kendileriyle yüzleşme fırsatı buluyorlardı. Bütün bu filmler ve Bir Ömür Yetmez aşk, aldatma, evlilik, ebeveyn-çocuk ilişkileri, mülkiyet ve ölüm gibi olguların, ailenin kan bağına dayalı geleneksel modeli ile arkadaş dayanışmasıyla varolan "yeni aile"nin içiçe geçtiği cemaatler içinde nasıl yaşandığını ve bunlarla nasıl yüzleşildiğini anlatan, bir tür "kadın filmleri" gibi değerlendirilebilir.
Ailenin başat konularından birini oluşturduğu İtalyan sineması, bir süredir en pırıltısız dönemini yaşıyor. Bu sinemanın, türsel zenginliği (spaghetti western, güldürü, korku), Visconti ve Antonioni gibi
'auteur'leri, Pasolini, Rosi ve Bertolucci gibi politik yönetmenleriyle dikkati çeken 1960'lar ve 1970'lerdeki "altın çağ"ı gerilerde kalmış görünüyor. Roberto Benigni'nin savaşın göbeğinde geçen "eğlenceli" ve tartışmalı La Vita e bella/Hayat Güzeldir (1997) ve La Tigre e la neve/Kar ve Kaplan'ını (2005) bir kenara bırakırsak, son yıllardaki popüler İtalyan filmlerinden L'ultimo bacio/Son Öpücük (Gabriele Muccino, 2001) ve Ricordati di me/Beni Unutma (Gabriele Muccino, 2003), olup bitenlerin hızla anlatıldığı, televizyon dizilerinden farklarının da yalnızca bu noktada ortaya çıktığı, kolayca izlenen, ancak hemen unutulan filmler. Burjuva aileler, evlilik meseleleri, aşk ve aldatma halleri, yetişkinlerin orta yaş krizleri, gençlerin büyüme sorunları derken, "İtalyan sineması bu kadar mıydı?" diye sorma gereği duyuyor izleyici. Ferzan Özpetek'in filmleri de, gerçekçi olalım, bu genel konseptin dışında değil. Ama onları diğerlerinden ayıran ve bize kendilerini sevdiren önemli farkları var.
Zarif metinler
Özpetek'in filmleri, yönetmenin oyunbaz dokunuşlarıyla, en az öykü örgüsü kadar biçime de gösterdiği özenle kimlik kazanan zarif metinler. Örneğin Cahil Periler'in müzedeki flörtçü açılış sekansı hoştur. Kutsal Yürek'te Irene, kitapçı vitrinindeki minik, ahşap zürafayı çok istediğinde onun daha sonra yeniden karşımıza çıkabileceğini tahmin edebiliriz ama o sahne gelip de, Benny'nin ölümünün ardından o küçücük aksesuarla yeniden karşılaştığımızda buna hazırlıksız yakalanırız. Bir Ömür Yetmez'de, kameranın Lorenzo'yu görmek üzere diğerleriyle birlikte hastane morgunun koridorunda ilerlerken aniden duran ve bir süre dönemecin ardında bekleyen Roberta'ya geri dönüp onu oradan alması ve ölümü onun gözünden yumuşatması, ancak iyi bir anlatıda karşılaşabileceğimiz bir ayrıntıdır. Ayrıca, Özpetek'in, filmlerindeki yavaş kamera hareketleri, aydınlatma ve renk anlayışı, görece uzun çekim süreleri, açık uçlu sonlar nedeniyle Avrupa sanat sinemasına özgü uylaşımlara hakimiyeti aşikârdır. Yönetmenin filmlerini Unutma Beni ve benzerlerinden ayıran bir başka konu, bir kurum olarak ailenin temsil biçiminde ortaya çıkar. Bu bağlamda, Cahil Periler'de yer alan evli bir adamın eşi ya da sevgilisi olmak arasındaki farkla ilgili diyalog veya Bir Ömür Yetmez'de, David ile Lorenzo'nun babası arasında, evin ve bankadaki hesabın ya da başka şeylerin kime ait olduğu üzerine gelişen mülkiyet tartışması, bu sorunları gündeme getiren herhangi başka bir filmde tanık olmadığımız kadar farklı bir içeriğe sahip. Bu içerik, aynı zamanda, bu filmlerdeki gey ve biseksüel kimliklere ilişkin temsillerin, günümüz İtalyan sineması açısından önemini de hatırlatıyor. Özpetek filmlerindeki "buralı" malzemeye gelince... Nâzım Hikmet şiirleri ya da Ajda Pekkan posteri (Cahil Periler), Türkan Şoray'ın gözleri (Bir Ömür Yetmez) ya da Sezen Aksu (Kutsal Yürek) ve Nil Karaibrahimgil (Bir Ömür Yetmez) şarkıları bu filmlerde olmasa ne eksilir? Bütün bunları, daha çok bizler için yapılmış gibi görünen ve hoşumuza giden referanslar, filmlerin atmosferine de katkısı olan tuhaf melezlikler olarak düşünmek istiyorum.
11 Eylül'le ilişkilendirmek
Ancak Özpetek'in filmleri üzerine konuşurken, bazı sorular aracılığıyla birtakım problemli alanlara girmemiz de gerekebilir. Örneğin Bir Ömür Yetmez'in, yönetmenle yapılan söyleşilerde ve kimi yazılarda gündeme geldiği gibi, "11 Eylül'ün dünyayı ve insanları ani ve sebepsiz ölümle tanıştırıp onları daha da daha olgunlaştırdığı" görüşüyle ilişkilendirilmesi tutarlı, ancak tam da bu nedenle biraz fazla Batı merkezci ve naif bir yaklaşım değil midir? Dünyanın birçok yerinde, insanların ani ve sebepsiz ölümü tanımak için 11 Eylül'ü beklemeleri gerekmemişti ve oralarda ölüm insanları her gün kitleler halinde yok etmeye devam ederken, muhtemelen kalıcı dostluklar bile yaşanan acılara çare olamıyor. Uzakdoğulu ya da Afrikalı göçmenler için, Francesco'ların, Antonia'ların ya da Irene'lerin konforlu evlerinde hizmetçilik yapmak, şüphesiz başlarına gelebilecek en kötü şey değildir. Ama bu insanlar, bizlerin, küresel adaletsizlik gibi güncel bir sorunu hatırlamamıza da hiç mi neden olmazlar? Yoksulluk, bir 'happening' gibi sunulan yardım girişimleriyle çözümlenebilecek bir sorun, varlıklı insanların mallarını yoksullarla bölüşmesi, emek, eşitlik ve adalet gibi, tarihsel, toplumsal ve karmaşık kavramları açıklamaya muktedir bir durum mudur? Özpetek'in filmlerindeki, yerellikten çoktan kurtulmuş ve küreselleşmenin ışıltılı yüzüne dönük yaşantılarının getirdiği güvenle, mizah anlayışları, kültür ve sanata ilgileri, anlayış ve hoşgörüleriyle seçkinleşen, iyicil ve sevimli kurmaca kişilerinin oluşturduğu küçük gruplar, aynı zamanda gündelik sorunlarına kitlenmiş melankolik cemaatler değil midir?
Bütün bunlar, Ferzan Özpetek'in filmlerini sevmemize engel değil. Melodramları, romantik şarkıları ve tutkulu aşkları sevdiğimiz, belli bir duyarlılık biçimiyle buluşacağımızı bildiğimiz, üzerimize gelen dünyaya direnirken romantizm ve melankolinin de yararlı olabileceğine inandığımız, ailenin elimizi kolumuzu bağlayan bir kurumdan çok, güzel bir duygu, bir dayanışma biçimi, bizleri ayıran değil farklılıklarımızla birleştiren bir beraberlik durumu olduğu düşüncesini paylaştığımız için seviyoruz bu filmleri. Ancak sevmek, bizi çelişkilerimizden arındıran bir deneyim değildir...