'Özür dileriz, âşık da olduk'

'Özür dileriz, âşık da olduk'
'Özür dileriz, âşık da olduk'

?Başka Dilde Aşk?ın başrolünde Saadet Işıl Aksoy ve Mert Fırat var.

Eğer siz "tam"sanız "eksik"le yanyana gelemezsiniz. Aşksa, ne münasebet, "eksik eksik" asla olmaz. Ama oluyor, en azından 'Başka Dilde Aşk' filminde oluyor
Haber: CANAN KIZILALTUN / Arşivi

27 aralık tarihli radikal iki’de sakatlara dair bir yazı yazmıştım. bir gün evvel de başka dilde aşk adlı filmi izledim. önce kendi kendime keşke filmi izleyip yazıyı öyle yazsaymışım dedim ama sonra olsun bir de “sakatlarda aşka dair” yazalım diye düşündüm. hemen hemen tüm gündelik gazeteleri ve köşecileri takip etmeye çalışan ben, 3 aralık dünya engelliler günü dışında engellilerle ilgili hiçbir yazıya rastlamadığımı itiraf etmeliyim. hatta o günde bile sadece duyurusu yapılır, ertesi gün de minik minik sütunlarda yapılan etkinliklerden haberler verilir ya da verilmez. oysa ülke nüfusumuzun önemli bir kısmını-9 milyon kadarını-oluşturuyor sakatlar ve de fazlasıyla sorunlar yaşıyorlar ülkenin sakatlara dair politikasızlığından.

Hiç konuşmadan anlaşmak
şimdi biz filmimize geri dönelim. uzun zamandır izlediğim en güzel türk filmlerinden biri olduğunu hemen söylemek istiyorum. filmin konusuna, izlemeyenlere ayıp olacak biliyorum ama değinmek zorundayım. filmin erkek kahramanı onur, işitme engelli bir sporcu, aynı zamanda da kütüphanede çalışıyor. kadın kahramanımız zeynep ise, çağrı merkezinde çalışan ve hem işyerindeki çalışma koşullarından hem de ailesi ile ilgili sorunlar yüzünden bunalmış, darlanmış vaziyette arkadaşlarıyla buluşuyor. onur ile orada karşılaşıyorlar ve uzunca dakikalar boyunca onur’un işitme engelli olduğunu fark etmiyor. ta ki kaldırımda yürürken onur’a arkasından seslendiğinde ve onur’dan hiçbir yanıt almadığında arkadaşlarının uyarısı ile öğrenene kadar. ilk tepkisi ise-benim en sevdiğim yerlerden biriydi- yaşasın konuşmayan bir erkek, hayatımın adamını buldum diyerek onur’un boynuna atlamak oluyor. ve ilişki başlıyor.
işitmeyen, dolayısıyla da konuşmayan bir adamla ilişki yürür mü? filmin sloganı da buna benzer bir şey: “hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz?” zeynep’in çevresindeki herkes asla ve kat’a yürümeyeceği görüşünde. ama kahramanımız iddialı ve işaret dili bile öğreniyor sevgilisi için. insan izlerken şöyle bir duyguya kapılıyor: önce yok canım, abartı, bu kadar da olmaz. kimse kimseyi işitme engelli biri ile birlikte diye eleştirmez. filmi izleyenler ne düşündü bilmiyorum ama ben hâlâ böyle zihniyetler olduğunu biliyorum. misal yıllar evvel şu meşhur protezimi taktırmadan evvel, topalladığım için bir adam beni istememişti hatırlıyorum. yani demem o ki, hâlâ sakat biri ile görünmekten rahatsız olan insanlar fazlasıyla mevcut. hani bunu koyun bir tarafa, kendi sakat çocuklarından utanan, utandığı için de dört duvarın içine kapatan o kadar çok aile var ki. kim suçlu derseniz inanın bilmiyorum. sokağa her çıktıklarında, otobüse her bindiklerinde çevrelerinde gördükleri o tuhaf, bazen aşağılayıcı bakışlardan kaçmak için mi bunu yapıyorlar bilinmez ama oldukları kesin.
diğer yandan yine kendimden biliyorum, en bezdirici olanı bakışlardan çok gelen sorular ve açıklama yapma zorunluluğu. insanı en çok hırpalayan, yaralayan, acıtan ve yoran durumlardan biri. yani insan topalladığını ya da görmediğini neden, nasıl, niye, kime açıklamak zorundadır ki ve nasıl açıklanır ki? birçok ailenin sakat olan çocuklarından en yakın akrabalarının, komşularının bile haberlerinin olmadığı durumlar var. filmimizde de onur’un babası tam da bu sebeplerden dolayı onur’u ve annesini terk etmiş. onur, babasının birileri varken çıkardığı seslerden utandığı için onları terk ettiği gerçeği ile büyümüş ve bu yüzden de hiç konuşmamış. oysa filmin bir sahnesinde sevgilisi ile birlikte okudukları şiiri ne de güzel okumuştu. ha tabii bir de zeynep’in ailesinin tavrı var ki, çok bildik olmasına rağmen yine de fazla sinir bozucu. babası kükrüyor zeynep’e hemen, “o eksik adamı bırakacaksın” diye. sakat olmak “eksik” olmak oluyor, işte bu kadar basit. eğer siz “tam”sanız “eksik”le yanyana gelemezsiniz, gelmemelisiniz. aşksa, ne münasebet “eksik eksik” asla olmaz. ama oluyor, en azından filmde oluyor. tüm karşı çıkmalara rağmen.
filmle ilgili yazılan bazı yazılarda “zeynep’in, işyerinde yaşadığı sıkıntılar yüzünden eylem yaptığı kısımlar olmasa daha iyi olurdu” denmiş ama ben öyle düşünenlerden değilim. hani onur’un “eksik” de olsa zeynep ile hayata dair her şeyi paylaşması adına güzeldi. ay hem bi’ de nedir ki bu hak arama eylemlerine karşı alerji hiç anlamış değilim. tamam, “polis devletin, biber gazı polisin el ne karışır, polisime biber gazlı müdahale ne güzel yaraşır” da, sinema eleştirmenleri ya da sıradan izleyiciler de mi biberdostupolissevici oldu çıktı? millet hem hakkını aramıyor hem arayana bıdı bıdı ediyor. ben “ayol dünyanın çivisi çıktı” deyince de “sen iyice kocakarıya bağladın” diyorsunuz. hiçbir şeycikler demem, ibretin vesikası mı olur? olur işte bak pek de güzel oluyor.
oyunculuklara ya da yönetmenliğe dair fikir beyan etmeyeceğim, zira haddime değil. yalnız onur’u oynayan mert fırat’ın bilmesem gerçekten işitme engelli olduğuna inanabilirdim. film güzel de bitiyor, böyle hem mutlu hem hüzünlü çıkıveriyorsunuz sinemadan. “iyi ki,” diyorsunuz “sinema diye bir şey var”. sonra da “umarım çok insana değer” diye umut ediyorsunuz.
film bitiyor, sinemadan çıkıp gerçeğe dönüyorsunuz. kafanızı bir tarafa çeviriyorsunuz ki, hayata sadece camdan, o da ailesi tarafından görünmesine izin verilecek kadar şanslıysa, karışan bir sakat var karşı pencerede. içiniz eziliyor, öbür tarafa döndürüyorsunuz kafanızı, tekerlekli sandalyesiyle kaldırıma tırmanmaya çalışan bir diğer sakat. öyle işte. siz “keşke filmler gerçek olsa” diyenlerden misiniz? başka bir önerim var: keşke sakatların aşmaya çalıştıkları sosyal, toplumsal, ekonomik engelleri gösteren sahneler sadece filmlerde olsa da, “hıh, hiç gerçekçi değil, bizim sakatlarımız her yerde, şükür” diye eleştirsek filmleri...