Paranın satın alabileceği en iyi demokrasi!

Paranın satın alabileceği en iyi demokrasi!
Paranın satın alabileceği en iyi demokrasi!
Demokratikleşme söz konusu olduğunda AKP, Nasreddin Hoca'nın, tadına bakmadan "bu daha iyidir" dediği şarap gibi. Reformculuğu ise, siyasi rakipleriyle karşılaştırılmasının sonucu. Yoksa seçim barajını savunan, Tekel işçileriyle karşı karşıya gelen AKP'nin demokratlığı şüpheli
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 1950’lerde başlayan Soğuk Savaş yeni bir dünyanın kurulması demekti. İsmet İnönü’nün liderliğindeki CHP ile Celal Bayar liderliğindeki Demokrat Parti (DP) el ele vererek Türkiye’yi bu yeni uluslararası duruma uygun hale getirdiler. NATO’nun “ileri karakolu” olarak konumlanan Türkiye “hür dünya”nın bir parçası olarak çok partili bir sisteme geçecek ama sola, sosyalizme de hayat hakkı tanınmayacaktı. DP’nin, Menderes’in “reformculuğu” budur. Ondan sonraki 40 yıla damgasını vuran Süleyman Demirel’in tam bir idare-i maslahatçı olduğu söylenebilir. 90’lı yıllarda Soğuk Savaş bittiğinde yeniden kurulmakta olan dünyaya Türkiye’nin uygun hale getirilmesi için bu kez Turgut Özal ’ın “reformlarına” ihtiyaç vardı. Öldüğünde verilen ilanlarda gelmiş geçmiş en büyük reformcu olduğu iddia edilen Özal’ın yaptıkları kapitalist sistemin yeni evresi globalizmin, küreselleşme sürecinin talep ettikleriydi. Ardından yine Demirel’li ve Ecevit’li hükümetlerle bu süreç biraz yavaşladı ve 2000’lerde Tayyip Erdoğan zuhur etti. Hızlanan, derinleşen küreselleşmeye Türkiye’nin uyum sağlaması artık üst başlığı “demokratikleşme” olarak saptanan Erdoğan’ın reformlarına kalmıştı.
Yarım yüzyıldır Türkiye’yi yönetmekte olan sağ partilerin/siyasetlerin “reformculuğu”nun hatırlanmasında yarar var. Çünkü artık bu geleneğe, DP, AP, ANAP zeminine yaslanan AKP’nin “reformculuğunun” da ne olabileceği veya olamayacağı böylece daha iyi anlaşılır. Bu partilerin değişim/dönüşüm hamleleri dünyaya ayak uydurma zorunluluğunun ürünü olmaktan ileri gitmez. Kendisini “muhafazakâr” ve de “demokrat” olarak tanımlayan AKP de esasen bu partilerin izinde ve anlayışındadır. Dolayısıyla Erdoğan’ın attığı her adımı bu bağlamda değerlendirmek gerekir. 

En gözde marka ‘demokrasi’
Soğuk Savaş’tan zaferle çıkan ABD’nin liderliğindeki kapitalist sistem kendisine “hür dünya” diyor, Sovyetler Birliği liderliğindeki sosyalist ülkeleri de Churchill’in deyimiyle “Demir Perde ülkeleri” adı altında, özgürlük ve demokrasiden yoksun totaliter devletler olarak nitelendiriyordu. Savaşın galibi olan “hür dünya”nın en iyi malı “demokrasi” haline geldi ve 2000’li yıllarda yapılan her şey artık bu markayla pazarlanıyor. Irak’ın askeri işgali de demokrasi getirmek için, Afganistan’ın işgali de... Tabii bu arada Türkiye’de yapılan siyasal/toplumsal düzenlemeler de “demokrasi” olarak sunuluyor.
Geldiği yer olarak “merkez sağ” geleneğe yaslanan, çıktığı yer itibariyle İslami köklere sahip olan AKP ve Tayyip Erdoğan’ın kendi adına bir demokrasi mücadelesi, Türkiye’yi demokratikleştirme arzusu olamaz. Yoktur. Ama kendisinden önceki İnönü, Menderes veya Özal gibi değişmekte, yeniden kurulmakta olan dünyaya Türkiye’nin uyumunu sağlamak zorunda olan siyasi iktidarın başındadır. Yaptığı her işi, sattığı her malı bugünkü dünyanın en gözde markası “demokrasi” adı altında yapacaktır. Eğer böyle bir dünya olmasaydı zaten politik bir kimlik olarak Erdoğan da olmazdı ve başka bir Türkiye olurdu.
Bu tarihi ve siyasi gerçekleri unutarak güncel siyasetin labirentlerine dalanların yollarını kaybetmeleri kaçınılmazdır. Şu da bir gerçek ki “demokrasi” markasıyla pazarlanan her şey kötü değil tabii. Evet, bazı mallar çürük çıkmakta, bazıları çok pahalıya satılmakta ve halk kazıklanmaktadır. Ama bugünkü koşullarda bu markadan ürünleri vitrininde en iyi sergileyen ve halka sunan parti AKP’dir. Parlamentodaki rakipleri CHP ve MHP hâlâ Soğuk Savaş dönemine ait malları satmaya çalıştıkları için AKP’nin işleri daha iyi gitmekte, daha çok müşteri toplamaktadır.
Kürt, Ermeni, Alevi, Roman gibi isimler taşıyan ve art arda gelen “açılımlar” bu malların en gözde parçaları olarak pazarlandı, pazarlanıyor ama sonuçta iddia edildiği gibi bir tadı olmadığını gördük. Şimdi gündeme gelen ve yine elbette “demokratikleşme” adı altında pazarlanan Anayasa değişiklikleri de farklı değildir. AKP ile itişmede geri çekilen askerin yerine cepheye sürülmüş görünen yargının yüksek tepelerini ele geçirmeye dönük anayasal değişiklikler 12 Eylül cuntasına, kadınlara ve çocuklara yönelik maddelerle jelatine sarılmıştır. Kapatılma tehdidi altındaki bir iktidar partisinin bu hamlesi siyaseten anlaşılır bir şeydir ama bunun gerçek bir “demokrasi atılımı” olarak sunulmasının, bırakın bazı solcuları, liberallerin bile midesini kaldırması gerekir. 

‘Çankaya Mutabakatı’
Yüzde 10’luk seçim barajını açıkça savunan AKP’nin “demokratikleşme”den ne anladığı hâlâ kavranamıyorsa YÖK ’te ve RTÜK’te olanlara veya cumhurbaşkanının artırılan yetkilerine bakılabilir. Yani AKP kendi işine geliyorsa veya ele geçirip kendi yandaşlarını doldurarak istediği gibi kullanıyorsa o kurumun ne olduğuyla ilgilenmiyor, demokrasiyle ilgisini umursamıyor. Ancak o kurum veya mekanizma kendisine karşı çalışırsa veya böyle bir rol üstlenirse demok- ratik olmadığını iddia ediyor. Gerçekten demokratikleşme kaygısı olsa öncelik bu anayasal maddeler mi olur? O “açılımlar” bu Anayasa değişikliklerinin neresinde yer alıyor? Hangi “açılım”ın hedeflediği sorun öncesinden daha iyi durumda; Kürt sorunu mu, Ermeni sorunu mu, Alevi veya Roman sorunu mu? Bunların çözümünde bir kararlılık ve istikrar sergilemeyen bir iktidarın demokrasi söylemine güvenilebilir mi?
Ergenekon davasının arkasında nasıl “Dolmabahçe Mutabakatı” varsa bu Anayasa değişikliklerinin ve Balyoz davası ile ilgili itişmenin arkasında da Erdoğan ve Başbuğ’un siyah çantalarıyla geldikleri “Çankaya Mutabakatı”nın bulunduğu tahmin edilebilir. AKP orduyu karşısına alarak herhangi bir “demok- ratikleşme” hamlesi yapmıyor. “Çankaya Mutabakatı”yla ordu ile hükümet ve bu arada cumhurbaşkanı yeni bir uzlaşma zemini oluşturmuş görünüyor.
Zamanlama dikkate alındığında Anayasa değişikliği teklifinin aslında basbayağı bir siyasal hamle olduğu görülebilir. AKP parlamentoda veya referandumda istediği sonucu alırsa özgüvenini kazanacaktır ve hızla seçime gidebilir. Herhangi bir aşamada başaramazsa mağduru oynayacaktır ve yine seçime gidebilir. Artık bir miktar eridiği görülen oylarını bu hamleyle yükseltmeyi hesaplayan Erdoğan “demokrasi”yi iyi pazarlıyor. 

Nasreddin Hoca’nın seçimi
AKP’nin “reformculuğu” bir yandan iktidarda olmanın zorunlu bir sonucudur, yani başka türlü bu ülkenin yönetilmesi, dünyaya ayak uydurmak mümkün değildir. Günün birinde muhalefette bir AKP görürsek reformculuğundan ne kadar eser kaldığı da görülecek... Öte yandan bu “reformculuk” siyasi rakipleriyle kıyaslamanın bir sonucu olarak da algılanmaktadır. Parlamentodaki siyasi rakipleri CHP ve MHP o kadar kötü ki, AKP, Nasreddin Hoca’nın tadına bakmadan “bu daha iyidir” dediği şarap küpü gibi... Ortada başka ve daha sahici, daha inandırıcı bir değişimci güç olmayınca AKP de kendini bir şey zannediyor. Reformcu bir parti, militarizmle mücadele eden bir parti Tekel işçilerine böyle saldırır mı? Daha önce söyledik, bir reformcu parti Tekel işçilerinin ifade ettiği demokratik dinamizmle, bu güçlerle karşı karşıya gelerek değil ancak yan yana gelerek yürüyebilir. AKP bunu mu yapıyor?
Reform yapıyormuş gibi yapan ama gerçekte el attığı sorunlarda ya sahici bir değişim yapmayan veya yapamayan AKP’nin adımlarının yetersizliğini ortaya koyup, onun daha ilerisine giden, daha tutarlı, daha bütünlüklü ve daha inandırıcı bir toplumsal değişim programı ortaya koymak şart. Bunu yapabilecek bir sol siyasal hareket ortada olmayınca meydan böyle sahte reformculara kalmaya devam edecek...
Siyaseti her zaman “tüccar” gibi yapmakla övünen, “ne kazandığımıza bakarız” diyen Tayyip Erdoğan elinden gelenin en iyisini yapsa ulaşacağımız yer “paranın satın alabileceği en iyi demokrasi”dir. Bunun liberalleri memnun etmesi anlaşılır da kendisini hâlâ solda görenlere ne oluyor?