Paranoyak olmak şart mı?

Paranoyak olmak şart mı?
Paranoyak olmak şart mı?
Türkiye aklı başında insanlar için yaşanması güç hale geldi ama korkarım bu gidişle Başbakan için de 'yönetilemez' hale geliyor. Bir an önce kendini toparlasa iyi olur
Haber: BASKIN ORAN / Arşivi

Çok politize bir CHP ’li ailede büyüdüğüm için, 1950’lerin başından itibaren politikayı yakından izledim. 60 yıldır böyle şey görmüş değilim çünkü benim bildiğim ve kitapların yazdığı, gerginliği körükleyen hep muhalefettir. Bugünse Sn. Başbakan körüklüyor. Üç sebep sayılıyor: 1) Sn. Başbakan’ın iflas etmiş sinirleri, 2) Uzun süren iktidarın bozucu etkisi, 3) Seçimler yaklaşırken, kendi yandaşlarını katılaştırma ve MHP’lileri kazanma çabaları. Bunların üçü birlikte geçerli olduğundan, artık fazla geliyor. Bu hafta öğrendiğim iki olaydan kalkarak konuşalım.

İki gazetecinin yaşadıkları

Birincisi, tanınmış bir gazeteci arkadaşım. Gezi’yi bizzat ve çok yakından izlemişti. Senelerdir kitap getirttiği Amazon’un i-parcel adlı kargo şirketi bu sefer kendisinden TC kimlik no soruyor. Yolladıkları iki ayrı iletiyi birleştirirsem, şöyle diyor: “‘Julian Assange’ın Gizliliğe Açtığı Savaş’ ve ‘Bu Her Şeyi Değiştirir: Wall Street’i İşgal Et ve Yüzde 99 Hareketi’ adlı kitapların da dahil olduğu siparişlerinizi gönderebilmemiz için, kimlik numaranızı bildirmeniz gerekmektedir. Çünkü Türkiye gümrük idaresi 28 Ocak 2010 tarihli bir düzenlemeyle, online olarak yılda beş defa sipariş yapılabilmesini öngörmüştür ve bunun denetimi için bu numara gerekmektedir. Numarayı bildirmeniz halinde siparişiniz yola çıkarılacaktır.”
Tamam, TC kimlik no’suz kişi ve konu kalmadı ama, 28 Ocak 2010’dan bu yana geçen 3,5 yıl içinde sürekli kitap ısmarlayan ve son siparişini birkaç ay önce yapan bu gazeteci arkadaşımdan bu bilgi ilk defa isteniyor. Hatta şüpheleniyor: “Bu soruyu niye sorduğunuzu öğrenmek istiyorum çünkü ilk defa sordunuz.” Emily adlı yetkiliden gelen cevap tamamen ilgisiz: “Karışıklık için özür dilerim. Kimlik bilgisi gümrük tarafından istenmiştir.” Paket ulaştığında bakıyorlar, üstüne açık olarak yapıştırılmış kağıtta kitapların listesi, alıcının telefonu ile e-posta adresi. Oysa, önceki siparişlerde bunlar plastikle kaplanmış zarfta geliyormuş. Şimdi telefon etti, bir arkadaşı yine Amazon’dan bir hafta önce oyuncak getirtmiş, kimlik no sormamışlar.
İkincisi, yine tanınmış başka bir gazeteci arkadaşım. Geçenlerde hükümeti rahatsız eden bir habere imza atmıştı. Ardından, belki tesadüftür, sosyal medyadaki hesabı hacklenmişti. Birkaç gün önce yaşadığı olay: İstanbul Tepebaşı’nın eski ve ünlü otellerinden birinde kalıyor, dışarıdan odasına döndüğünde bakıyor ki resepsiyona bağlı telefonun telleri açıkta. Cep telefonu şarj cihazı ve başucunda duran okuduğu kitap da yok. Cihazı bulamıyor, kitabı dolaplardan birinin içine atılmış buluyor. Resepsiyona gidiyor, bir süre oyalıyorlar, sonra teknisyenin odaya “bozuk olan telefonu tamir” için girdiğini söylüyorlar. Benim anladığım kadarıyla, takip edildiğini bilsin istiyorlar.

Neresinden tutsan...

Gerçi Sn. Başbakan’ın ‘Bütün kainat bana karşı komplo kurdu!’ diye özetlenebilecek psikolojisi önce AKP ’lilere sonra da bize bulaşmış olabilir ama, son zamanlarda bu ülkede paranoyak olmak artık şart değil. Çünkü yukarıda anlattıklarımı bazı medya haberleriyle birleştirince anlamlı oluyor. Başta Hasan Cemal olmak üzere gazetecilerin birer birer işten atılması daha tazeyken, mesela Gezi’ye ilişkin bir kapak yapan NTV Tarih kapatıldı. Mesela, TMSF’nin el koyduğu Akşam dağıtıldı. Mesela, kimlikleri öğrenmek için hükümet Twitter ve Facebook şirketlerine başvurdu (ikisinden de ret aldı). Mesela, Ergenekon ve Dink soruşturmalarını yürüten savcı, “Gezi eylemlerine katılmayan ama onları organize ettiği iddia edilen kişilerin ve kurumların” Gezi öncesi ve sonrası para hareketlerini ve borsa işlemlerini takibe aldı. Öncelikle de, yurt içi ve dışı telefon görüşmelerini. Yukarıda verdiğim ilk gazeteci olayına tam oturuyor.
İktidar cihetinden başka haberler de bu yükselen grafiğe kafiye tutturmakta: İtidaliyle tanıdığımız Beşir Atalay, Türkiye’deki karışıklıkları “Yahudi diasporası”na bağlıyor (sonra yalanladı). Lice olayında kaymakam “Birbirlerini vurdular”, Valilik ise “Uyuşturucudan çıktı” diyor. Tam da üçüncü bir yetkilinin, “Karı-kız işinden çıktı” demesinin beklendiği bir sırada Sn. Başbakan, “Hint kenevirinden” diye bağlıyor ve hemen ardından gizlilik kararı geliyor; tıpkı Uludere, Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol davalarında olduğu gibi.
Yorulmadıysanız devam edelim: Sarısülük’ü bilirkişi raporuna göre “namluyu yere paralel tutarak” vuran ve şu anda tutuksuz olan polis memurunun, olayın sanığı değil, şikayetçisi olduğu öğreniliyor. Olayın tanıkları, şu anda dava dosyasında “polisi linç teşebbüsünden sanık” ve tutuklu. Oysa Strasbourg mahkemesi (AİHM) kararlarına göre, bu cinayette polisin (+ savcının) “meşru müdafaa” iddiası geçersiz, çünkü aynı durumdaki Aydan v. Türkiye (16281/10) davasında AİHM Türkiye’nin sorumlu olduğuna karar verdi (Dr. T. Şirin, Taraf, 30.06.2013). Yani, Türk adaleti savcının talebine uyarsa, sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni değil, insan haklarıyla ilgili uluslararası antlaşmaların milli hukuka üstün tutulacağını söyleyen Anayasa Md. 90/5’i de ihlal edecek. Böyle bir Türkiye’de, kapalı otoparkta polisler tarafından ölesiye dövülen üç gencin “Şikayetçi olmayacağız” demelerini anlamak zor olmasa gerek.

Ağlamak mı, gülmek mi?

Yalnız, bu işler böyle devam ettikçe bu ülkeyi yönetmek bayağı zor olsa gerek. Çünkü öyle bir döneme girdik ki, Uludere olayı askeri mahkemeye devredildi, sen sağ ben selamet oldu. “Hayata Dönüş” diye öğretildiğimiz ve asıl adının “Tufan Operasyonu” olduğu yıllar sonra öğrendiğimiz olaylarda tutukluları diri diri yakmakta kullanılmış EMASYA protokolü (ki 28 Şubat süreci sırasında 7 Temmuz 1997’de getirilmiş ve 4 Şubat 2010’da kaldırılmıştı), geçtiğimiz 18 Nisan’da geri kopyalandı ve valilere asker çağırma yetkisi verildi. Sn. Başbakan’ın başdanışmanı Yalçın Akdoğan açıklama yaptı: “Karakol ve baraj itirazlarını ancak savaşmak isteyenler yaparlar. Çözüme inanan insanların bunları problem olarak algılamaması gerekir.” (Star, 02.07.2013).
Hadi şimdi biraz gülelim: Tencere-tava-korna çalanlara 88 TL ceza yazılıyor. Hadi şimdi de ağlayalım: ÇHD, Baro, TTB, TMMOB gibi kuruluşlar, polis şiddetine uğrayanların şikayet dilekçesi vermelerini tavsiye ettikleri için, polisin Gezi fezlekesinde bu organize isyanın parçası olarak zikrediliyorlar (Cumhuriyet, 03.07.2013). Yaratılan korku atmosferinin önümüzdeki günlerde kapsamlı bir saldırıya dönüşeceğinin işareti olmasın?
Valla, Türkiye aklı başında insanlar için yaşanması güç hale geldi ama, korkarım bu gidişle Sn. Başbakan için de “yönetilemez” hale geliyor. Bir an önce kendini toparlasa iyi olur.