Paris'i sevmeyen ölsün!

Yönetmenlerin kentlerden ilham aldığı örneklerin bolluğu malum. Ne de olsa büyük bir çoğunluğu şehirlerde geçen filmlerdeki hikâyeler bu yerleşim birimlerine muhtaç.
Haber: ERMAN ATA UNCU / Arşivi

Yönetmenlerin kentlerden ilham aldığı örneklerin bolluğu malum. Ne de olsa büyük bir çoğunluğu şehirlerde geçen filmlerdeki hikâyeler bu yerleşim birimlerine muhtaç. Şehirle özdeşleşmiş bir bina, anıt, park vs. filmlerin izleyicilere meramını anlatmak için başvurduğu unsurlar. Dolayısıyla, filmde mesken tutulan şehrin rol çalmasına da sık sık rastlamak olası. Ama en büyük rolün baştan şehre verildiği örneklerden de çokça bulunabilir. Bunlar arasında, belirli bir şehre sevgilerini anlatmaları için çeşitli yönetmenleri biraraya toplayan projelerin ayrı bir önemi var.
Bu hafta gösterime giren Paris, Je t'aime/Paris, I Love You (film İngilizce adıyla vizyona sokuldu) 21 yönetmenine Paris hikâyeleri anlattırarak rekora koşuyor. Paris kadar şanslı iki şehir de İstanbul ve New York. İlki, iki sene önce vizyona giren beş yönetmenli Anlat İstanbul'a konu oldu. İkincisi için ise New York Stories/New York Üçlemesi'nde Martin Scorsese, Francis Ford Coppola ve Woody Allen güçlerini birleştirdi. Biz de Paris, I Love You vesilesiyle çok yönetmenli şehir filmlerinden aklımıza gelen bu iki örneği hatırlatmak, çok yönetmenin bu filmlere katkılarını değerlendirmek istedik.
Anlat İstanbul
Teyzem, Hayallerim, Aşkım ve Sen, Arkadaşım Şeytan gibi filmlerin senaristi Ümit Ünal, 2002'de 9'la yönetmenliğe de adım attı. Ünal'ın ikinci yönetmenlik denemesi ise senaryosunu kendi yazdığı ama rejisör koltuğunu dört kişiyle daha paylaştığı Anlat İstanbul. Ünal dışındaki yönetmenler Selim Demirdelen, Yücel Yolcu, Kudret Sabancı ve Ömür Atay. Filmin çıkış noktası, beş Batı masalını İstanbul'a uyarlamak. Anlat İstanbul'un dünyasında Fareli Köyün Kavalcısı karısı tarafından aldatılan bir klarnetçiye, Pamuk Prenses mafya babasının kızına, Külkedisi fahişelik yapan bir travestiye, Uyuyan Güzel harap konağında halüsinasyonlar içinde yaşayan bir meczuba, Kırmızı Başlıklı Kız da bir uyuşturucu kuryesine dönüşüyor. Beş ayrı bölüm, beş ayrı yönetmen var ama Anlat İstanbul, konu aldığı yeraltı dünyası gibi detaylı, içiçe geçmiş, tutarlı bir hikâyeye sahip. Fire vermeyen yapı, İstanbul'un tanıdık semtlerini, binalarını alışılmadık şekillerde perdeye getiriyor. Ama onların İstanbulluluklarından da ödün vermiyor. İstanbul, filmin esinlendiği masalların doğal mekânıymışçasına seyirciyi şaşırtıyor.
New York Üçlemesi
Çok yönetmenli filmler arasında kült payesini edinmeye en çok yaklaşanlardan biri de New York Üçlemesi'dir muhtemelen. Martin Scorsese, Francis Ford Coppola ve Woody Allen imzalı filmin sahnelerini ezbere bilen takipçileri var. Allen bölümündeki fikrin birebir uygulandığı televizyon reklamlarını da (Eroolll!../Olips!) hatırlarsak filmin belleğimizdeki etkileri daha da anlaşılır. Tabii bu etkide yönetmenlerinin prestijinin payı büyük. Ne de olsa üç yönetmenin de kendi tarzlarını baskın bir şekilde hissettirdikeri 40'ar dakikalık üç kısa film söz konusu. İlk bölüm, Martin Scorsese imzalı. Scorsese, New York'tan aldığı ilhamla, ortayaşlı bir ressam (Nick Nolte) ve 22 yaşındaki sevgilisi (Rosanne Arquette) arasındaki çalkantılı ilişkiyi anlatıyor. Scorsese'ye özgü enerjik planlar da müzik yerleştirme tarzı da (sahnelerle birebir örtüşen popüler şarkılar) yerli yerinde. Woody Allen kendi bölümü Oedipus Wrecks/Oidipus Kalıntıları'nda bildik tiplemesini kısa bir hikâyede kullanma fırsatı buluyor. Merhum annesinin gökyüzünden tüm New York'la oğlunu çekiştirdiği hikâye, Allen mizahının kapsüle sığdırılmış hali gibi. Francis Ford Coppola, kendi bölümü Zoe'yu kızı Sofia'nın (onun da son filmi Marie Antoinette İstanbul Film Festival'inde izlenebilir) yazdığı hikâyeden uyarlıyor. Yani Coppola ailesi yine tam takım faaliyette. Hikâyenin kahramanı da anne babası sürekli şehir dışında olduğu için otelde yaşayan Zoe. Tüm bu hikâyelerde New York dışında bir payda bulmak zor. Ama New York Üçlemesi, şehri, onunla ilişkisi derin üç yönetmene anlattırması dolayısıyla özel bir örnek.
Paris, je t'aime
Paris, I Love You'ya değerini uzun süre kaybettirmeyecek bir özelliği var. 21 kalburüstü yönetmenin hikâyelerini birkaç dakikaya sığdırmak durumunda olunca neler yapacaklarını göstermesi. Bunlar arasında tarzından biraz uzaklaşanlar da var. Örneğin kesip biçmeli korku filmlerinin ustalarından Wes Craven, en azından içerik açısından genel tarzının uzağında bir çalışma sunmuş. Yönetmen, bu sefer Oscar Wilde'ın mezarında çözüme ulaşan romantik bir hikâye anlatıyor. Ama Paris'e kendi tarzlarında yaklaşanlar çoğunlukta. Örneğin Alfonso Cuaron, kendi bölümünde, ustası olduğu uzun çekimi Paris'le ilgili beklentilerimizi altüst edecek kısa bir hikâye anlatmak için kullanıyor. Alexander Payne, Sideways'indeki Amerikan gezginlerinden birini Paris'e getirtiyor. Les Triplets de Belleville/Belleville'de Randevu'nun yönetmeni Sylvain Chomet'nin, Paris, I Love You'daki bölümü bir animasyon değil. Ama yönetmenin, Fransa ve Paris'le ilgili klişelere hayranlığını absürd bir tarzda gösterdiği tavrında bir değişiklik yok. Coen Biraderler, eksantrik karakterler yaratmadaki ustalıklarını birkaç dakikada bile gösteriyor. Liste daha da uzatılabilir. Ne var ki yalnızca yönetmenlerin bildik üsluplarını devam ettirdiklerini söylemek, Paris, I Love You'nun şaşırtıcılığını hesaba katmamak anlamına gelir. Paris, I Love You, sanki 20 yönetmenin arka arkaya yaptığı şakalardan oluşuyor. Çoğu da bu şakaların şaşırtıcı taraflarını kendi üsluplarında kotarıyor. 20 yönetmenin Paris'ten ilham alarak hayata geçirdiği bu cin fikirler, sonuçta ilgi çekici bir seyirlik oluşturuyor. Filmin kadrosunda, İstanbul Film Festivali'nin programıyla kesişecek isimleri (Gerard Depardieu, Steve Buscemi, festival kapsamında Türkiye'ye gelecek Gus Van Sant vs.) saptama şansı da cabası.