Paşalara ayıp olmasın

Bundan dört-beş yıl önce, küçük bir sahil kasabasının deniz kenarındaki bir balıkçı lokantasında, bir paşamızı misafir ediyorduk. Rakı, balık ve Halk Partililer.
Haber: ÖZCAN BARİPOĞLU / Arşivi

Bundan dört-beş yıl önce, küçük bir sahil kasabasının deniz kenarındaki bir balıkçı lokantasında, bir paşamızı misafir ediyorduk. Rakı, balık ve Halk Partililer. Tahmin edileceği üzere, gece "ne olacak bu memleketin hali" sendromuna kilitlendi. Ve paşamız durduk yerde "Size bir şey soracağım" dedi ve sorusunu patlattı, "Vatan mı demokrasi mi?" Aslında paşamız cephesinde yanıtı son derece sarih olan bu sorunun, Halk Partililer cephesinde bir yarılma yarattığını söylemek mümkün. Ama sonuç olarak biraz da misafirimize hürmeten, yani ezcümle ayıp olmasın diye, yarım ağız da olsa "Vatan tabii paşam" deyiverdik ve oturumu kapattık.
O akşam bizi geren bu absürd sorunun, CHP Genel Merkez yönetiminin siyaset yapma tarzını belirleyen ana eksen haline geleceği aklımızın ucundan geçmemişti. Tamam CHP'yi askerler kurdu, onu biliyoruz ama aradan bunca yıl geçmesine rağmen hâlâ bir sıkışma halinde hep paşaları mı kerteriz alacağız? O halde Kenan Paşa'nın MDP'si (ya da Sunalp Paşa'nın partisi) gibi bir partiye mi oy vereceğiz? Bir düşünelim...
Başkanın partisi
Baykal'ın dar ufuklu, fırsatçı ve güncel politika atraksiyonlarına dayanan siyaset yapma tarzının partinin tüm dokularına ve organlarına metastaz yaptığını görmek son derece can yakıcı. Deniz Baykal'ın uzun erimli bir siyasi projenin sürükleyicisi olmak gibi bir hedefi hiç olmadı. Her zaman daha günübirlik, egosantrik hedeflere odaklanan bir siyaset adamı olduğunu biliyoruz. Belki de hayatının en meşakkatli politik serüveni, Antalya'dan ilk kez milletvekili seçildiği seçimin öncesinde yaşadığı parti içi önseçim yarışmasıydı.
Her bir seçim öncesinde bir modanın arkasına takılan bir parti haline getirdi koskoca CHP'yi. Anadolu İslamı, yeni yol, üçüncü yol derken şimdi de dudaklarımızı uçuklatan bir milliyetçilik sevdasının neredeyse Başbuğ'u haline geldi.
Her Salı günü parti grubuna toplanan, heyet-i milliyeye hitabet sanatının inceliklerini sunarak muhalefet yapmanın doyumu, bakalım daha ne kadar vaziyeti idare edecek?
CHP Deniz Baykal'ın elinde tarihsel kimliğini, ağırlığını, toplumsal ciddiyetini her geçen gün biraz daha kaybediyor. O halde, asla sahici olmayan, inandırıcılıktan uzak, heyecan verici bir gelecek tasavvuru taşımayan bir lidere neden oy verelim?
Sosyal demokratımsı
Atatürk, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve ordunun sivil sözcülüğü üçlemesine dayanarak siyaset yapan bir partiden söz ediyoruz. Burada sosyal demokrasi, özgürlükler, adalet arayışı, fırsat eşitliği, ezilenler, yoksullar, dezavantajlı sosyal gruplar, gençler yok.
CHP'nin yazılı metinlerinde bahsedilen politik hattı ile (ki birçok çelişkiyi barındırmasına rağmen) kamuoyunda algılanan poziyonu arasında ciddi bir makas var. Bunda şüphesiz, Baykal'ın partinin programını, moral değerlerini, tarihsel konumunu bir kalemde (ya da bir kurultayda demek daha doğru) silen "tek adam" zihniyetinin büyük bir payı var ama yine de sormak durumundayız. Bize daha yaşanabilir bir ülke modeli sunmayan bir partiye niye oy verelim?
Parti içi otokrasi
Çok uzun zaman önce, atalarımız aday belirlerken önseçim yaparlardı. Bazı handikaplarına rağmen parti içinde çalışmış, emek harcamış, zaman ayırmış, insanların nabzını tutmuş partililere temsiliyet hakkı tanıyan bu müessese, Baykal'la birlikte hakkın rahmetine kavuştu. Yetmedi, partideki tek adam hükümranlığını pekiştirecek birçok düzenleme kurultaylarda onaylandı. Parti içinde farklı arayışlara giren partililer disiplin kurullarında mahkemeye alındı. Baykal kendisine karşı olanlara tam da şimdiki ruhuna uygun bir söylem geliştirdi "ya beni sev ya da terk et."
Birçok insan, her biri kamuoyundaki itibarına göre vitrin malzemesi olarak kullanıldı. İşi biten tabiri caizse "taburcu" edildi. O halde kendi iç organizmasını bile tanzim etme konusunda bu kadar hazımsız, hoşgörüsüz ve başarısız bir yönetim modelini içselleştiren bir partinin Türkiye gibi farklılıkları dengelemeye çalışan bir ülkeyi yönetmesini beklemek hayalcilik olmaz mı? O halde yönetemeyecek olana niye oy verelim?
Atatürk'ü rahat bırakmak...
Atatürk'ün CHP'nin kurucusu olduğundan hareket ederek, bu mirası hoyratça kullanmak yetmezmiş gibi, her seçim döneminde onun aziz hatırası üzerinden bir seçim stratejisi sürdürmek, giderek siyasi bir sorumsuzluk halini aldı. Bu mirasyedi tavrın zaman zaman bedelini ödeseler de hâlâ bundan anlamlı bir ders çıkarmaya niyeti olmayan parti yönetimi, ulusun müşterek değeri olan Atatürk'ü güncel siyasi söylemlerinin bir aracı olarak kullanmaktan da çekince duymuyor.
Evet doğru Atatürk "Benim en önemli mirasım CHP'dir" demiştir, o zaman sayın Baykal'a sormazlar mı "Sizin en önemli siyasi mirasınız nedir" diye. Buna yanıt veremeyen, verdiği yanıtla halkı ikna edemeyen bir liderin hâlâ bu partinin başında olması bizzat bu mirasa ihanet olmaz mı?
Sonuç olarak
İşsizlik, yoksulluk ve gelecek kaygısını gidermek için somut bir proje yoksa,
Kürt sorunu hakkında "reaktif" dışlayıcı bir politika giderek hakim hale gelmişse,
Kuzey Irak meselesinde dün başka bugün başka bir politikanın peşine takılınıyorsa,
AB konusunda rotadan sapılmış, ağır bir şüphecilik hali yerleşmişse,
Antidemokratik yasa ve düzenlemelere karşı sağ partileri bile aratır olunmuşsa,
(Ki buna benzer çok sayıda madde sıralanabilir) neden oy verelim?
Ama önemli olan bu değil. Baykal ve ekibi Türkiye'nin değişen dinamiklerini çözümleyemedikleri için, bunu anlamaya niyetli olmadıkları için, ülkeyi değil partiyi yönetmeye odaklandıkları için ve en önemlisi bizim moralimizi bozdukları için oy verilmeyi hak etmiyor.
Ben bir CHP'li olarak, her seçimde sadece irtica tehdidi önüme sürülerek, benden bir kez daha oy talep edilmesinden bıktım. Artık bunun bir şantaj ilişkisine döndüğüne inanıyorum. Ben CHP'ye oy vermek istiyorum. Onun için de isyan ediyorum.

ÖZCAN BARİPOĞLU: Dr.

Bu yazı CHP'ye oy verme mecburiyetinde bırakılacak olanlara ithaf edilmiştir.