Patikamıza dokunmayın

Eski bir Kurtuluşlu olmam ve çevremde, çocukluğumun geçtiği yerlerde olup bitenleri anlayamaz hale gelmem, belleğimde bütün biriktirdiklerimin elimden alınıyor olması bu yazıyı yazmama vesile oldu.
Haber: FERYAL SAYGILIGİL / Arşivi

Eski bir Kurtuluşlu olmam ve çevremde, çocukluğumun geçtiği yerlerde olup bitenleri anlayamaz hale gelmem, belleğimde bütün biriktirdiklerimin elimden alınıyor olması bu yazıyı yazmama vesile oldu. Eski Kurtuluşluları ve çevresine duyarlı insanları bugün en çok üzen, kuruluş tarihi 1520'lere uzanan Kurtuluş'un, 1990'lı yıllara gelindiğinde İstanbul'un her yanında görülen çevre ve kültür erozyonundan en fazla nasibini alan yerlerden birisi olması. Çocukluğumdan hatırladığım taze sebzemizi aldığımız bostanlar, yeşil alanlar zaten artık yok. Bugün yalnızca üç beş tane kalmış iki katlı, tipik Kurtuluş evlerinden hemen bitişiğimizdeki ikisi, kısa bir zaman önce yıkıldı. Giriş katında tek başına oturan, kocasını ve bir oğlunu kaybettiğinden beri hep siyahlar giyen, ismini ne yazık ki bilmediğim, ben dahil herkesin ona "yaya" diye seslendiği güleç yüzlü yaşlı kadın, evi onu terk etmeden kısa bir süre önce, evini ebediyen terk etti. Ayaküstü, penceresinin önünde yaptığımız bir sohbetimizde 40 yıldır oturduğu, birçok anısının bulunduğu evinden çıkacağı için çok üzüldüğünü söyleyerek dertlenmiş, yeni yapılacak apartmandaki herhangi bir dairenin kirasını ödemesinin mümkün olamayacağını söylemişti. Ne yapacağını bilmez bir durumda, kederler içindeydi. Bir süre sonra evin içinde düştüğünü ve sonrasında öldüğünü öğrendik. Evde yaşayan eski kiracıların ne yapacağını, bundan sonra nasıl yaşayacağını, yeni yapılan "lüks" apartmanın kirasını ödeyecek bütçesinin olup olmadığını düşünmek elbette ki cüzdanını kabartmak dışında bir şey umurunda olmayan müteahhidin ve arsa sahibinin meselesi değil, yalnızca kendi işine bakan mahalle halkının ise hiç değil...
Hoyratça talan
"Kamu yararı"nın hiçe sayılmasıyla ilgili vereceğim örnek ise Kurtuluş kurulduğundan bu yana, Dolapdere'yle Kurtuluş'u birbirine bağlayan patikayla ilgili: Kurtuluş halkının kestirmeden Dolapdere'ye, Pangaltı'ya, Osmanbey'e, Harbiye'ye ulaşmasını sağlayan patikanın ve bu civarda kalan tek toprak alanın, yeşilliğin -ki apartmanlar yüzünden Kurtuluşlular mevsim dönüşümlerini bu patika yolun çevresindeki yeşillikte bulunan çiçeklerin, ağaçların, otların değişimiyle anlar- ne olduğunu bilmediğimiz, kulaktan dolma söylentilerin kimine göre otopark kimine göreyse alışveriş merkezi inşaatı yüzünden ortadan kaldırılıyor olması. Gerçi, toprak yolumuz, patikamız uzun bir süredir evcil hayvanı olanların mekânı haline gelmiş, hayvanlarının doğal ihtiyaçlarını giderdikleri ve gittikçe kokunun kesifleştiği bir yere dönüşmüştü. Lâkin, buna alışıyorduk, en azından öğrenebilirdik, deneyebilirdik böyle yaşamayı, rahatsızsak eğer dile getirmeyi ve mahalleliler olarak birlikte çözüm üretmeyi... Ancak, kenti sermayeye sunmanın yaşadığımız yüzlerinden biri olan inşaat sektörü aman vermiyor, sermayenin birikimini mekânda göstermesi göstergelerimizi değiştiriyor, yaşam alanlarımızı daraltıyor, çiçekli patikalarımızı elimizden alıyor, bizi hareketsizleştiriyor, nefessiz bırakıyor. Bütün bunlara eklenebilecek İstanbul'u satmak, yoksulları kent merkezinden sürmek gibi "soylulaştırma" politikalarının da sonucunda sözümüzün ağırlığının kalmadığı, tarihimizin yazılamadığı hatta silindiği bir sürece doğru hızla evriliyoruz.
Ev içlerine sürülüyoruz
Birileri uzun bir süredir bizlerin adına karar verip bizim, hepimizin olan yerleri savurganca, hoyratça talan ediyor. Çocukların oyun alanlarının, bir avuç toprak parçasının, yeşilliğin bile üzerine apartmanlar, otoparklar ya da alışveriş merkezleri yapılıyor. Bütün boş alanlar, arsalar sentetik bir biçimde doldurulmaya çalışılıyor. Sokak isimleri siyasi iktidarın eğilimine göre değişiyor, site sözcüğünün zihin haritamıza girmesiyle sokak ve kültürü günbegün anlam yitimine uğruyor. Komşusuyla, esnafıyla birbirimize hal hatır sorduğumuz, temas ettiğimiz sokaklardan, insanca yaşamdan tecrit ediliyor, ev içlerine sürülüyoruz. Yaşadığımız yeri tanıyamaz, bilemez hale getiriliyoruz. Neoliberalizmin sosyal devlet politikalarını gitgide aşındırmasıyla birlikte "kamu yararı" kavramı hızla tedavülden kalkıyor. İşletmelerin, belediyelerin ceplerini doldurmaktan başka bir şey düşünmemesi deneyim/yaşantı (1) biriktirmemize engel yaratıyor ve kolektif tecrübeye izin verilmiyor/verilmesi istenmiyor. Latife Tekin geçen yıl düzenlenen "Uluslararası Göç Sempozyumu"ndaki konuşmasında "hayat bilgisinin silinmesi", "hiçbir yere gitmeden başka bir ülkeye göçmek" gibi deyimler kullanmıştı, ki çok önemsemiştim. Çünkü, yaşam birikimimizin bu derece elimizden alınması duygularımızın/düşüncelerimizin bastırılmasına, algılarımızın değişimine, hafıza kaybına yol açıyor, yaşadığımız sokakta başka bir mahalleye taşınmışız duygusu veriyor.
Lefébvre'in mekân kuramı bir kurtuluş stratejisi önerir: Mekânı ele geçirmek ve onu üretmek... Eğer ele geçirilen mekânın üretimi gerçekleşmiyorsa bir anlam ifade etmez. Bizim de parçası olduğumuz, hepimizi ilgilendiren, yaşamımızı dolaysız etkileyen, ilişkilerimizi ve benliğimizi zedeleyen değişimleri, dönüşümleri bilmek, hesabını sormak birey olarak, mahalleli olarak, yurttaş olarak hakkımız. Bunun için Arendt'in de dediği gibi "konuşmaya", birlikte olmaya, dayanışmaya, örgütlenmeye, "kamu yararı" gibi bir kavramın varlığını hatırlamaya/hatırlatmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar eylemde bulunma yeteneğimiz unutturulmaya çalışılsa da, eylem ve dönüştürme gücü olan insanlar olarak birer politik özneyiz. Asfaltlar, otobanlar, otoparklar onların olsun, patikamıza dokunmasınlar, dokundurtmayalım!
1. Deneyim ve tecrübe kavramları için Meral Özbek'in editörlüğünü yaptığı 'Kamusal Alan' kitabı çok önemli bir kaynak. (Bkz. Kamusal Alan, Ed.: Meral Özbek, Hil Yayınları, Aralık 2004).