Patriklik ve fait accompli stratejisi

Patriklik ve fait accompli stratejisi
Patriklik ve fait accompli stratejisi

Bin yıllık Fener Patrikhanesi?yle Türkiye devleti arasındaki sorunlar bir türlü çözülemiyor.

Haber: ORHAN KEMAL CENGİZ - orkece@yahoo.com / Arşivi

Türkiye’nin bir azınlık stratejisi var mıdır? Evet, bence son derece sistematik bir şekilde uygulanan bir azınlık stratejisi var. Bu stratejinin ne olduğunu ve nasıl uygulandığını anlayabilmek için Fener Rum Patrikhanesi’nin durumuna tarihsel bir perspektif içinde bakmak, unsurlardan ziyade resmin bütününe odaklanmak gerekiyor. Patrikhane’nin hukuki statü ve durumunu anlamak ve açıklamanın da bu denli zor olması hiçbir şekilde tesadüf değildir. “İnce” bir devlet “siyasetiyle” karşı karşıyayız! Ancak o “ince devlet siyaseti” bu tarihsel kurumu bugün yok olma noktasına getirdi. Yani neredeyse amacına ulaşmak üzere. Gelin ilk önce bu stratejinin ne olduğuna genel olarak bir bakalım ve ardından Patrikhane’ye nasıl uygulandığını kavramaya çalışalım. Stratejimizin adı “fait accompli”! “Ebedi oldu bitti” stratejisi olarak da çevirebiliriz. Fait accompli şu şekilde işliyor: Düşmanınızdan/rakibinizden ani bir hamleyle bir şey alıyorsunuz. Deyim yerindeyse bir parça kopartıyorsunuz... Bunu yaparken de, rakibin bazı doğal eğilimlerine güvenmektesiniz. Rakip oldukça muhafazakâr ve elindekileri kaybetmekten korkuyor. O nedenle aniden ve hiç sezdirmeden bir hamleyle rakibin elindekinin bir kısmına elkoyuyorsunuz! O şöyle düşünüyor: “Tamam bu canımı yaktı, ama eğer mücadeleye girişirsem, elimdeki her şeyi kaybedebilirim”. Saldırınızın/hamlenizin ardından yeni bir durum oluşuyor! Siz biraz daha zenginleşmiş/güçlenmiş oluyorsunuz, rakip ise biraz daha zayıflamış. Sonra, aradan bir zaman geçiyor, yine rakibinizin hiç beklemediği anda yeni bir hamle yapıyorsunuz ve bir parça daha koparıyorsunuz. Karşı taraf yine temkinli, yine kayıp üzerinde değil de, diğer kaybedebilecekleri üzerinde düşünüyor. Aradan bir zaman geçtikten sonra yeni bir hamle daha yapıyorsunuz. Bir zaman sonra dengeler değişiyor. Karşı taraf elindekilerin çoğunu kaybetmiş oluyor. Bu strateji karşı taraf elindeki her şeyi kaybedinceye kadar devam ediyor.
Yukarıda sözünü ettiğim strateji Türkiye’nin Patrikhane politikasına birebir uyuyor. Tabii ben bütün bu hikâyeyi anlatırken muhtemelen aklınıza Patrikhane’nin elkonulan malları geldi! Hepimiz hikâyenin o tarafını biliyoruz çünkü anlaması en kolay kısmı işin o tarafı. 1974’den sonra Patrikhane ve ona bağlı vakıflar binlerce irili ufaklı mülkünü kaybetti. Bunlara birer birer el kondu. 1936’da “mal beyanında” bulunan vakıflar, eğer o tarihten sonra mal kazanacaklarını belirtmemişlerse, kazanımları hukuk dışıydı. Tabii bu “zihni sinir” projenin Yargıtay tarafından 1974’te hayata geçirilmesinin Kıbrıs meselesiyle katiyen bir ilgisi yoktu! Evet çoğumuz hikâyenin bu tarafını biliyoruz. Obama’nın hatırlatması sayesinde Heybeli Ada Ruhban Okulu’nun kapalı olduğunu da hatırladık. Ama bunları parça parça bildiğimiz için resmin tamamını göremiyoruz.

Hedef Patrikhane’den kurtulmak
Bugün 1000 yıllık Patrikhane’nin hukuken tanınmış bir tüzel kişiliği bulunmuyor. Sözde, Lozan Anlaşması’yla hakları garanti altına alınmış, ama yargı kararlarına bakın Lozan anlaşmasının hep aslında hakları reddetmek için kullanıldığını görürsünüz. Patrikhane’nin hukuki durumu da bir gizem perdesi ardından sunuluyor bizlere. Ama bütün o laf kalabalığını bir kenara bırakırsanız aslında şu çıplak gerçeklikle karşılaşırsınız: Türkiye Patrikhane’nin varlığını hukuken tanımıyor, fiili olarak varlığına katlanıyor sadece. Bütün bu yıllar boyunca Türkiye Rumları ya mübadelelerle göçertilmiş veya 6-7 Eylül gibi tertiplerle kaçırtılmış. Milyonu aşkın bir Rum nüfusundan geriye kala kala 3-4 bin Rum kalmış. İşte devletimiz diyor ki, Patriği seçecek “kutsal meclis” ancak Türk vatandaşı bu Rumlardan oluşabilir ve keza, sadece Türk vatandaşı olan bir kişi Patrik seçilebilir. Türkiye’de kalan Rumlar arasından patriklik vasıflarına haiz birini seçmek bayağı güç olsa gerek. Neredeyse tüm patriklerin dini eğitim alarak yetiştikleri Heybeliada Ruhban Okulu da kapanmış. Nerede yetişecek müstakbel patrikler?
Olan bitene bakınca, en başta mağdurların konuldukları rolü nasıl da benimseyiverdiklerini görüyoruz. Asla haklarını aramaya kalkmıyorlar. Hukuki yolları kullanmıyorlar mesela. Patrikhane’nin kendi hukuki statüsüne ilişkin hiçbir dava açmamış olması çok şey anlatmıyor mu sizlere? Tabii bu bilgiye şunu da ekleyin: Patrikhane’nin önündeki sokağın adı Sadrazam Ali Paşa Caddesi’dir. Osmanlı döneminde iki patrik, Patrikhane’nin önünde idam edilmiş. Cumhuriyetimiz de, bu patriklerden birisini giriş kapısında “sallandırmış” olan Sadrazam Ali Paşa’nın ismini bu caddeye vermiş! Fait accompli, geleneksel olarak, oldukça güçlü düşmanlara/rakiplere karşı kullanılan bir strateji. Kendi azınlıklarınızı “harici düşmanların dahili uzantıları” olarak görürseniz, tabii bu tür stratejileri uygulamakta da bir beis görmezsiniz. Ne de olsa onlar “yerli yabancılar”!
Obama Türkiye’ye Patrikhane’nin durumunu anlatan son Amerikan Başkanı oldu. Ondan önce neredeyse tüm Amerikan başkanları da Patrikhane konusunda Türkiye’den ricacı oldular. Patrikhane Türkiye’den taşınmak zorunda kalırsa, dünyadaki Ortodoksların dini liderliği Moskova kilisesine geçecek. Amerika bu durumdan hayli endişeli. Ama Türkiye otomatik pilota bağlanmış, fait accompli stratejisinin global ölçekte yaratabileceği etkilerin farkında olmaktan çok uzakta. Lozan’da ortaya çıkmış bir Türkiye Cumhuriyeti iradesi olduğu varsayılıyor. Bu iradenin Patrikhane’den kurtulmak yönünde olduğu düşünülüyor. Aradan geçen onca zaman, değişen dünya, değişen Türkiye hiçbirisi önemli değil bu stratejinin uygulayıcıları için. Bence Türkiye’yi ulusal çıkarlar falan değil, düpedüz korkuları yönetiyor. Geçmişle hesaplaşmadığımız sürece de, fakirleşmeye ve korkularımızın eseri olmaya devam edeceğiz. Patrikhane’nin hikâyesi bize Türkiye’yi anlatıyor, kıssadan hisse babında.