Petrolde yanmak, suda boğulmak

Ortadoğu'da suya dayalı çatışma ve savaşların tarihi en az 5000 yıllık bir geçmişe sahip. Bu anlamıyla, su kaynakları üzerindeki çatışmanın medeniyet tarihiyle yaşıt olduğunu söyleyebiliriz.
Haber: ABDULLAH KIRAN / Arşivi

Ortadoğu'da suya dayalı çatışma ve savaşların tarihi en az 5000 yıllık bir geçmişe sahip. Bu anlamıyla, su kaynakları üzerindeki çatışmanın medeniyet tarihiyle yaşıt olduğunu söyleyebiliriz. Üç büyük tektanrılı ve İbrahimi din olan Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta su meselesinin çok önemli bir tema olarak ele alınması, asla bir rastlantı değil. Çünkü su ve hayat, su ve medeniyet arasında birebir ilişki var. Arapça'daki medeniyet kavramının "ma= su" kelimesinin kökeninden geldiğini, Kürtçe ve Farsça'daki ilk anlamlı sözcüğün "ab=su" olduğunu hatırlayalım. Yine Arapça'daki "şeriat" kavramının da "suya giden yol" anlamında olduğunu belirtelim. Zaten antropolog Karl Witfogel, Dicle-Fırat, Nil ve İndüs nehirleri civarında boy veren medeniyetleri, "su medeniyetleri" (hydraulic civilization) olarak tanımlıyor. Ona göre bu yörelerdeki sulamaya dayanan ekonomik yaşam, tarihteki ilk şehirlerin oluşmasına ve zanaatçı, tüccar, din adamı, yazar, yönetici ve kralların yetişmesini sağlayarak bilim ve sanatın ortaya çıkmasına yol açtı.
Medeniyetlerin doğuşuna ebelik eden suyun, medeniyetlerin karşı karşıya gelerek çatışmasına da yol açabileceği gerçeği gözardı edilemez. Ortadoğu'da Asur, Babil ve Medler arasındaki suya dayalı çatışmaları bir yana bırakıp günümüze yöneldiğimizde, en azından 1967 Arap- İsrail savaşının, gerçek anlamıyla bir su savaşı olduğunu kabul etmek durumundayız. 1964'te, Amman'da düzenlenen Arap zirvesi konferansında, İsrail'e su sağlayan Ürdün nehri sularının kesilmesi kararının alınması ve ardından Suriye ve Ürdün'ün bu kararın yerine getirilmesi amacıyla sınırlarında çalışmalar başlatması, 1967'de Altı Gün Savaşı'nın çıkmasına yol açtı. Daha sonraları İsrail Savunma Bakanlığı görevini de üstlenecek olan General Ariel Sharon, 1967 savaşının bir su savaşı olduğu gerçeğini şu sözlerle dile getirdi: "İnsanlar genellikle 5 Haziran 1967 tarihini Altı Gün Savaşı'nın başlangıcı olarak bilirler. Bu resmi tarihtir. Ancak, gerçek şu ki, bu savaş iki buçuk yıldan önce, İsrail'in Ürdün Nehri sularının kesilmesine karşı harekete geçeceğine karar vermesiyle başladı."
Su savaşları
1975 yılında Suriye, Ath- Thawrah (Tabka) Barajı'nı doldurmaya başlayınca Irak ile savaşın eşiğine geldi. Irak, Suriye'nin Fırat sularında yaptığı kesinti nedeniyle ülkesinde yaklaşık 3 milyon çiftçinin olumsuz yönde etkilendiğini söyledi. İlişkilerin gerginleşmesi üzerine Suriye hava sahasını kapattı ve her iki ülke de sınıra asker yığdı. Irak, Suriye'yi Tabka barajını bombalamakla tehdit edince, iki ülkedeki Baas rejimleri arasında savaşın başlamasına ramak kaldı. Sovyetler Birliği ve Suudi Arabistan'ın aracı olarak olaya müdahale etmesi ve Türkiye'nin de sınırında bıraktığı suyu 350 m3/sn'den 450 m3/sn'ye çıkartması, iki ülkeyi savaşın eşiğinden döndürdü.
1980 yılında başlayarak yaklaşık sekiz yıl süren ve yüz binlerce insanın ölümüne yol açan İran- Irak savaşının en önemli sebeplerinden biri de, Şattü'l-Arap su yolunun denetimiydi. 1639'da Osmanlı ve İran yönetimi arasında yapılan Kasr-ı Şirin Antlaşması'ndan bu yana sorun teşkil eden Şattü'l-Arap, Osmanlı ve İran yönetimlerini defalarca karşı karşıya getirdi. Bu anlamda, gerek 1847'de yapılan İkinci Erzurum Antlaşması ve gerekse de 1913'te yapılan İstanbul (Konstantinople) Protokolü, Şattü'l-Arap sorununa bir çözüm getiremedi. İran'a göre Şattü'l-Arap iki ülke arasında doğal bir sınır teşkil ediyordu. Osmanlılar ise, nehrin her iki yakasında Arap kabilelerin yerleşik olmasından dolayı, bölgeyi Osmanlı coğrafyasının bir parçası kabul ediyordu. I. Dünya Savaşı'ndan sonra, Osmanlı'nın dağılmasının ardından kurulan Irak devleti de nehrin her iki yakasını Irak topraklarının bir parçası olarak görüyordu. Bu çerçevede İran ile yapılan birçok görüşme kesin bir sonuca bağlanmamıştı. Irak, 1975'te yapılan Cezayir Antlaşması'yla Şattü'l-Arap üzerindeki taleplerinden kısa bir süre için vazgeçmesine rağmen, daha sonra bu anlaşmayı reddetti. Bölgede sulamanın yanı sıra özellikle nehir taşımacılığında da Basra Körfezi'nde stratejik bir role sahip olan Şattü'l -Arap sorunu, halen kalıcı bir çözüme ulaşmış değil ve yakında İran ve Irak'ı tekrar karşı karşıya getirebilir.
Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, 1979 yılında İsrail ile yapılan tarihi barış anlaşmasından sonra şu açıklamada bulundu: "Mısır'ı tekrar savaşa sokacak yegâne konu sudur." 1990'da İsrail ile anlaşan Ürdün Kralı Hüseyin de, "su söz konusu olmadıkça Ürdün bir daha asla İsrail ile savaşmayacaktır" dedi.
Bir su savaşı yaşanır mı?
Birleşmiş Milletler eski Genel Sekreteri Boutros Ghali, daha yıllarca öncesinde Ortadoğu'daki gelecek savaşın su üzerine olacağını açıkladı. Boutros Ghali'yi böyle bir açıklama yapmaya yönelten iki önemli sebep var: Bunlardan ilki, bölgenin kurak yapısı ve hızla artan nüfus, ikincisi bölgeyi besleyen nehirler ve nehir havzalarının konumu. Bir kez, Ortadoğu'daki en önemli su kaynakları durumunda olan Fırat, Dicle, Ürdün (Şeria) ve Nil nehirleri, birden fazla devletin sınırlarından geçen "sınır aşan" veya "uluslararası" sular niteliğinde. Bölgedeki hiçbir büyük nehir, aynı ülkenin sınırları dahilinde doğup o ülkenin sınırları içinde denize dökülmüyor. Yıllık akışı sadece 1,5 milyar m3 civarında olan Ürdün nehri, İsrail Ürdün, Suriye ve Özerk Filistin devletlerini; Fırat Nehri Türkiye, Suriye, Özerk Kürt Yönetimi ve Irak devletlerini her an için karşı karşıya getirebilme potansiyeline sahip. Nil nehri ise Mısır, Sudan ve Etiyopya'nın da kıyıdaş oldukları 10 Kuzey Afrika ülkesi için çok ciddi bir sorun niteliğinde.
Kanımca Fırat havzasında, bugüne kadar suya dayalı sıcak bir çatışma yaşanmamış ise, bunun iki önemli sebebi var: Bunlardan ilki, Birinci ve İkinci Körfez savaşlarıyla Irak'ın içine düştüğü ortam, ikincisi ise Türkiye'nin GAP projesi kapsamında gerçekleştirmeyi tasarladığı sulama projelerinin henüz yüzde 15 oranında faaliyete sokulması. Bu iki sebep, Fırat havzasındaki sıcak bir çatışmayı en az 20-25 yıl erteliyor.
Üstelik Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da suya dayalı çatışma, her zaman devletlerin birbirlerine karşı resmen savaş ilan etmeleri şeklinde gerçekleşmiyor. Sudan'da olduğu gibi, bazen çatışma aynı devletin sınırları dahilinde, çok daha acımasız olan sivil savaşlara dönüşebilir. 2003 yılından bu yana, 200 binden fazla insanın ölümüne ve 2 milyondan çok kişinin göç etmesine sebep olan Darfur'daki sivil savaş ve trajedinin en önemli sebebi bölgede yaşanan su kıtlığıdır. Kuzey Darfur'da yaşanan kuraklık ve çölleşme nedeniyle kuzeyden Güney Darfur'a akın etmek durumunda kalan Arap kabileleri, bölgede geçimlerini çiftçilikle sağlamaya çalışan Afrikalı çiftçilerle karşı karşıya gelince, 21. yüzyılın en büyük insanlık dramı yaşandı.
Sonuç olarak suyun Ortadoğu için artık bir "casus belli" (savaş sebebi) olduğu gerçeği yadsınamaz. 20. yüzyılda petrol nedeniyle yakılıp yıkılan Ortadoğu'nun 21. yüzyılda "suda boğulmaması" için, sadece hükümetlere değil aynı coğrafyada yaşayan biz sivil vatandaşlara da çok büyük sorumluluklar düşüyor.

ABDULLAH KIRAN: Yard. Doç., Girne Amerikan Üni., Uluslararası İlişkiler, Ortadoğu'da Su adlı kitabın yazarı