Pinochet'nin Şili'si ile Evren'in Türkiye'si

Geçenlerde General Augusto Pinochet öldüğünde, ne acımasız bir askeri faşist diktatör olduğuna ve hangi acımasız cürümlere "imza attığına" ilişkin pek çok haber çıktı. Dünya basınında da, Türkiye basınında da.
Haber: TAHA PARLA / Arşivi

Geçenlerde General Augusto Pinochet öldüğünde, ne acımasız bir askeri faşist diktatör olduğuna ve hangi acımasız cürümlere "imza attığına" ilişkin pek çok haber çıktı. Dünya basınında da, Türkiye basınında da. 1973'teki darbeye kadar Latin Amerika'da "demokrasinin beşiği" olarak gösterilen Şili'de 1970'te demokratik yollarla iktidara gelen sosyalist Salvador Allende'yi ve hükümetini devirip katleden askeri cuntanın şefi Pinochet daha en baştan afişe olmuş bir kriminal idi. (Suçlarının bir bölümünün dökümü aşağıda.) Buna karşın, kanlı iktidarı 17 yıl sürebildi: 1973-1990. ('88 plebisitinden alsak bile 15 yıl.) Çünkü arkasında Şili ordusu, Şili büyük sermayesi, ABD büyük sermayesi, ABD CIA'i, ABD Pentagon'u, ABD hükümeti (özellikle de "yeni" sağ Beyaz Saray şefleri Nixon, Reagan ve Baba Bush) ile "milli çıkar" ve "güç dengesi" teorisyeni dâhi akademisyen-politikacı Henry Kissinger ve benzer niceleri vardı.
Amerika'nın Şili'deki Pinochet darbesini/rejimini planladığı, kışkırttığı, eğittiği, finanse ettiği, onayladığı, desteklediği, olaydan sonra da koruduğu ve kolladığı, artık her internet sitesinde var. Amerika'nın bunu yalnız Şili'de değil, sadece Monroe doktrinine göre "arka bahçesi" olan Latin Amerika'da da değil, Ortadoğu'da, Asya'da, Pasifik'te ve kendine bağlı tüm "müttefik" ülkelerde yaptığı biliniyor. "Arka avlu" değilse, "ön bahçe" ve "ileri karakol" gerekçeleriyle.
İspanyol, İngiliz ve kısmen de Şili kamuoyları ve adliyeleri Pinochet'yi yargı önüne çıkarmaya çalıştılar ama arkasını pek getiremediler. Çünkü en başta meşum Angloamerikan ittifakı ve yerel uzantıları onu yine himaye etti: Başta "demir leydi" Margaret Thatcher olmak üzere. (Eric Hobsbawm'ın, İngiltere'de faşizm olursa, işte bu kadar olur dediği Thatcher iktidarının sahibesi.)
Pinochet gibi onlarca-yüzlerce psikopat/sosyopat kriminal var, tek kutuplu ABD imparatorluğunda. ("Pax-Americana" artık hafif kalıyor.) Bu piyonlar getiriliyor, besleniyor, asılmıyor ya da asılıyor, hizmetlerine artık lüzum görülmeyince: Pehlevi, Markos, Noriega vs.
Kısacası, bu askeri diktatör tipi, bu askeri faşizm türü, bir sapma olayı, münferit bir olay değil; çok yaygın, fahiş ve daha az belirgin türevleriyle. Kimisi afişe oluyor, Pinochet gibi, kimisi olmuyor, Kenan Evren (ve şürekası) gibi.
İcraat
1964 prototip Brezilya darbesinden sonradır ki, 10-15 yıllık aralarla, tüm kıtalarda ve ABD'nin siyasi-askeri-ideolojik müttefiki ülkelerde bir "tutucu generaller darbesi" (12 Eylül gibi) dalgası esti. 50'ler-60'ların "popülist-ilerici görece genç subaylar darbesi" (27 Mayıs gibi) dalgasından farklı olarak. Ayırt edici özelliği, yerel orduların "emir-komuta zinciri" içinde bir kurumsal bütün olarak siyasete el koymasıydı. İlk dalgadaki yarbay ortalamalı cuntaların başlarına bir orgeneral bularak siyaset etmelerinden farklı olarak.
Biz bize benzediğimiz için ve çok da iyi olduğumuz ve öğündüğümüz için, Türkiye'deki darbeyi bir türlü uluslararası bağlamına oturtamadık. İç savaşı, kardeş kavgasını, sendikal hareketi, demokrasinin çökmesini önlemek adına bir kere daha imdadımıza yetişen "halâskâr zabitan"a sığındık. (Burada daha derin sosyolojik ve siyasal kültürel analizlere girecek yerimiz ve zamanımız yok.)
Ve: ABD orkestrasyonundaki Pinochet'lerden (yaverleri ve sivil işbirlikçileriyle birlikte) biri olan Evren, yeterince afişe olmadı, edilmedi. Hassas ruhlu bir resim sanatçısı, zarif bir dans partneri, bilge bir veteran devlet adamı olarak medya-magazin sayfalarını süsledi, Ege-Akdeniz burjuvazisinin balolarında raks etti. Emekliliğinin, hak etmediği sefasını sürmeye devam ediyor.
Kısacası, Pinochet'nin yaptığı işlere çok benzer işler yaptığı halde, bu coğrafyada ve bu kültürde, elini kolunu sallaya sallaya dolaşabiliyor, hatta el üstünde tutuluyor. Cumhurbaşkanlarının oğullarının düğünlerine davet ediliyor. Ne tuhaf bir toplumuz demeyelim. Niye böyleyizi anlamaya çalışıp ıslah olalım.
Aşağıdaki karşılaştırmalı istatistiklere bakarak ne diyelim? Bizim Evren'imiz onların Pinochet'sinden aşağı kalmıyormuş mu? Yoksa, benzer icraatını daha sönük bulup Evren'i tenzil-i rütbe ile Pinochet'nin emrine korgeneral olarak göndermeli miydik?
İstatistikler
Şili'de 1973-1988/90 arasında, yani 15-17 yılda biriken sabıka siciline göre 3 bin ölüm, 10 bin(ler)ce işkence, 200 bin sürgün var. (Radikal, 11.12.2006) Türkiye'de bunlara kabaca karşılık gelen sayılar 1980-85/89 arasında, yani çok daha kısa bir sürede, şöyle: Bine yakın ölüm, 10 bine yakın açılmış işkence davası, 400 bin verilmeyen pasaport, 14 bin vatandaşlıktan çıkarma işlemi. (Ege 78'liler Dayanışma ve Demokrasi Derneği Broşürü.)
Şili'deki 3 bin ölümün 2 bini ilk üç hafta içinde ve yargısız infazla. Başka bir kaynağa göre, 2,300'ü sabit cinayet, 700'ü meçhul/kayıp, 900 vaka tamamen karanlık. Kitle tevkifleri 28 bin -40 bin. Türkiye'deki 700 ölümün 230'ü "ecel" ile, 170'i işkencede, 300'ü şaibeli olmuş. (Kayıplar, meçhuller, "ölüm kervanları", kontrgerilla vb. kurbanları cabası.) Ayrıca, 7 bin idam istendi, 400 idam cezası verildi, 50'si infaz edildi, gerisi "ölüm sırası"nda (dosyası Mecliste) bekliyor. Hükümlü-tutuklu 50 bin-70 bin. (Yüzde 70'i-90'ı işkence görmek şartıyla.)
Bu sayılar, genellikle tutucu olup resmen tekzib edilmemiş veya çeşitli kaynakların asgari mutabakat sağladığı sayılar. Gerçeklerin çok daha vahim olduğu sanılıyor. (Örtüşmeler ve tutarsızlıklar da olabilir.) Bir nokta çok açık: Latin Amerika tarihinin "en hunhar darbesi" diye nitelenen Şili darbesinden çok aşağı kalır yanı yok Türkiye darbesinin. Zaten bir eşikten sonra sayıların büyüklüğünün pek anlamı kalmıyor; birle-onla-yüzle de gayrı insani boyutlara ulaşılır. Aynı cinayette olduğu gibi: Birkaç bıçak darbesi yeter, 38 kez şişlemeye gerek yok. Kimse kalkıp bizim darbemizin verdirdiği zayiat birkaç bin, birkaç onbin daha azdır demesin.
Aynı şekilde, kimse sakın işkence sistematik olmadı falan demeye kalkışmasın. Sema Pişkinsüt'ün başkanlık ettiği, Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu Raporları'na (11 cilt) bakmak yeter.
Türkiye'yle ilgili bazı verilere devam edelim: Gözaltına alınan 650 bin, fişlenen 1, 650 bin, Askeri Mahkeme'de yargılanan 230 bin, sivil mahkemede yargılanan 10 bin, kapatılan dernek 24 bin, yasaklanan yayın 1,000, yasaklanan film 1,000, beş yılda sendikalı işçide azalma 4 milyon, hakkında işlem yapılan kamu görevlisi 12 bin, görevine son verilen 5 bin, bölge dışına sürülen 7 bin, yakılan/bekleyen matbua 80 ton, gazetecilere istenen ceza 4 bin yıl, gazetecilere verilen ceza 3,300 yıl, ölüm cezası 400, müebbet 600, 20 yıl (+) hapis 1, 000, 10-20 yıl hapis 2,400, 5-10 yıl hapis 6,000, 1-5 yıl hapis 10 bin, 1 yıl (-) hapis 23 bin.
***
Napolyon'un bile "Süngüyle her şey yapılır; üstünde oturulmaz" dediği rivayet edilir. Pinochet de, hiç değilse tarih ve kamu vicdanı önünde, oturamadı. Biz ise ne zaman süngüyle iktidar arasına koyduğumuz kuştüyü minderi çekeceğiz ve 1982 Anayasası'nın geçici 15. maddesinde kalan yastığı alacağız diye sorup duruyoruz? (Neredeyse çeyrek yüzyıl geçtikten sonra yapılabilen bir Anayasa değişikliğiyle, 12 Eylül faillerinin kanunlarına ve tasarruflarına kapattıkları yargı yolu açılmıştı ama yargı kapısının, faillerinin şahsi sorumluluklarına ilişkin ikinci kanadına dokunulmamıştı.)
TAHA PARLA: Prof. Dr.