Polis hassasiyetleri hakkında

Bundan bir buçuk yıl önce, Trabzon'da, bildiri dağıttıkları için linç girişimine maruz kalan dört kişi, haklarında "slogan atarak halkı güvenlik güçlerine karşı kışkırtmaya çalışmak...
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Bundan bir buçuk yıl önce, Trabzon'da, bildiri dağıttıkları için linç girişimine maruz kalan dört kişi, haklarında "slogan atarak halkı güvenlik güçlerine karşı kışkırtmaya çalışmak, toplumda infiale yol açacak davranışta bulunmak, görevli memura mukavemet, saldırı ve sokakta bulunan vatandaşı darp etmek" suçlamasıyla mahkemeye sevk edilmişlerdi. Öldürmeye tam teşebbüs eylemini gerçekleştirenler değil, bu teşebbüse maruz kalıp son anda kurtulabilenler suçluydular.
Olayın hemen ardından Başbakan Tayyip Erdoğan, yapılanların halkın hassasiyetlerine dokunduğu için mazur görülmesi gerektiğini ifade ederek, kendisinin de dört dörtlük bir milli hassasiyet devleti adamı olduğunu ispat etme fırsatını kaçırmamıştı. Şöyle demişti Erdoğan: "Tabii ki halkımızın hassasiyeti çok, ama çok önemli. Halkımızın bu hassasiyetlerini gözönünde bulundurarak herkes tavrını belirlemelidir ve halkımızın bu milli hassasiyetlerine dokunulduğu zaman, şüphesiz ki bunun tepkisi farklı olacaktır. Ancak, bunu da kimse istismar etmesin..."
Bunun üzerinden çok zaman geçmeden, demokratikleşme paketleri içinde değiştirilen yasaların polisin elini kolunu bağladığını, suçluyu takip edemediğini, suç oranında patlamaya neden olduğunu iddia eden haberlerin etkisiyle, Polis Vazife ve Selahiyet Yasası'nda değişiklik yapılması gündeme geldi.
Eli kolu bağlı mı?
Kasım 2006'da, Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsü İsmail Çalışkan, "Polis olaylar karşısında yetersiz mi kalıyor? Polise karşı saldırılar artıyor mu?" sorusunu yanıtlarken, bu olayların yaşanmasında yeni yasal düzenlemelerin büyük rol oynadığını belirtiyordu: "Parmak izi alamıyoruz, DNA testi ve üst araması yapamıyoruz, eskiden gözaltı süresi 15 gündü, şimdi 24 saat. Gel de olayı çöz". Olayı çözmenin modern hukuk devletindeki yöntemi olan, yargıca bağlı adli polis kurumuna şiddetle karşı çıkan, bu konudaki "hassasiyeti" her vesileyle dile getiren polis sözcüleri için, "olayın çözülmesinin" yegane yöntemi polisin selahiyetlerinin pekiştirilmesi ve mahkemeden, hatta mülki amirden izin almadan arama, kimlik denetimi, bekletme, tutuklama yapabilmesiydi. "Çünkü", diyordu Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsü, "Polisten korkma dönemi bitti. Eskiden Türkiye'de bir söz vardı; 'Polisin düğmesini koparmak bile altı aydan başlar' diye, şimdi bırakın düğme koparma, saldırıyorlar". Yanlış anlamayın, polis saldırmıyor, polise saldırıyorlar!
Polis hassasiyetinin diğer sözcüleri de bu konuda benzer görüşleri dile getirdiler. Polis kökenli eski İçişleri Bakanı Necdet Menzir, Ceza Muhakeme Kanunu'nda yapılan değişikliklerin Polis Vazife ve Selahiyetler Kanunu'na yansıtılmadığını ve polisin elinin kolunun bağlı bırakıldığını belirtti. Başka bir eski Emniyet Müdürü, "maalesef CMK polis ve jandarmanın aleyhine değiştirildi" diye şikayet etti. Polis Emeklileri Derneği genel başkan yardımcısı ise, "Avrupa Birliği Uyum Yasaları polisin elindeki bir sürü yetkiyi aldı, yeni yasalarda birinin üstünü aramıyorsun, rahat rahat gözaltına alamıyorsun, alsan bile hemen serbest bırakılıyor" diye acı acı şikayet ediyordu. "Rahat rahat gözaltına alma hakkı", en doğal hak olarak talep ediliyordu.
Polis ve jandarma haklarının yeniden tesis edilmesi lobisinin yaygın kampanyası, buna cazgır medya güçlerinin açık destek vermesi ve bazı terör eylemlerinin de yarattığı uygun ortam, 2007 Haziran ayının ilk günlerinde, Meclis'in seçim için tatile girmesine bir gün kala, Polis Vazife ve Selahiyeti Hakkındaki Kanun'da değişikliklerin Meclis genel oturumunda tartışılmasıyla sonuçlandı. AKP ve CHP'nin desteğiyle değişiklikler kabul edildi. Cumhurbaşkanı Sezer mızırdanmadan yasada yapılan değişiklikleri onayladı ve yürürlüğe girdi.
Milli hassasiyetlerle polis hassasiyetlerinin sentezi gerçekleşti, polis devletine doğru çok büyük bir ileri adım atıldı. Yasanın yürürlüğe girdiği günlerde, Ümit Kardaş Radikal İki'de (10.6.2007), demokratik rejimde olmaması gereken müdahalelere maruz kalan AKP'nin kendisinin, yaptığı bu kanun değişikliğiyle, "demokrasi, hukuk, hukuk güvenliği ve özgürlük kavramları açısından herhangi bir ilkeye ve anlayışa sahip olmadığını ortaya koy[duğunu], söz konusu değişiklikler[in] iktidarın hukuk güvenliğini yok eden bir yasayla faşizmin kapısını araladığını" gösterdiğini belirtiyordu. Bu değerlendirmesinin doğruluğunu, 9 Eylül'de bu konuda yazdığı ikinci bir yazıda, bu kez somut gelişmeler ışığında hatırlatıyordu.
Çağdaş Hukukçular Derneği'nin, ceza hukuku avukatlarının, sivil toplum kuruluşlarının yapılan değişikliklerle polis devletine doğru, zararlı sonuçları belirgin olan büyük bir adım atıldığı ikazlarına AKP ve CHP güvenlik devleti koalisyonu kulaklarını tıkadı. Kanun Meclis'te görüşüldüğünde, CHP milletvekili Yüksel Çorbacıoğlu, değişiklik yapılan kanun maddelerinin gerekçelerinde, "şüphe üzerine müdahale" yetkisinin sınırsızlığına, İnsan Hakları Derneği'nin görüşlerini aktararak dikkat çekmesine rağmen, başka CHP'liler AKP'yi terörle mücadelede pasif kalmakla suçlamayı tercih ettiler. Sonuçta ulusalcı hassasiyet, milli hassasiyet ve polis hassasiyetinin sentezi gerçekleşti. Polis Vazife ve Selahiyetler Kanunu'nda yapılan değişiklikle, Türkiye'de ilk kez polise kanunla "durdurma ve kimlik sorma" yetkisi verildi. Daha önce polis bunu yönetmeliklerle "edinilmiş bir hak" olarak kullanıyordu.
Edinilmiş bir hak olarak tabirine mim koyalım. Çünkü işte tam burada, 1990'ların ikinci yarısında, "polisin insan hakları yok mu?" diye sokaklara dökülen emniyet görevlilerinin haykırışlarının yankısı gelmeye başlıyor. Artık hiçbir suç işlenmediği durumda bile, önleyici arama yetkisiyle donanmış bir polis gücüyle yaşıyoruz. Kimlik denetimlerinin herhangi bir neden belirtilmeden her yerde yapıldığı, aranmadığı halde "polisin gıcık olduğu" kişilerin özel muameleye maruz kaldıkları (Özgür Hayat ve yüzde 52 Öfke dergileri yazı işleri sorumlusu Sinan Tekpetek'in Ağustos ayında başına gelenler), bazı polislerin tekerlekli arabadaki insan ve yanındakileri arabadan inmediği için taciz ettiği, yapılan işlemle ilgili herhangi bir soru veya sözlü muhalefet karşısında şiddete başvurdukları haberleri basında daha sık yer alıyor. Bunlar, polis devleti yolunda ilerlediğimizin en somut işaretleridir.
Yasa Meclis'te kabul edildiği sırada, seçim yasakları çerçevesinde İçişleri Bakanlığı makamında oturan Güneş, yasa değişikliğinin felsefesini tüm çıplaklığıyla bir cümlede özetliyordu: "Bu teklif kanunlaştıktan sonra inanıyorum ki güvenlik güçlerinin eli rahatlayacaktır." Elleri rahatlayan bazı polislerin o elleriyle neler yaptığını görüyoruz... Artık rahatlayan ellerini nasıl zapt edeceklerini bilemediğimiz bazı güvenlik güçlerinden korkuyoruz. Hassasiyetlerinin birden depreşmesinden ürküyoruz. Yasa amacına şimdiden ulaştı. Milliyetçi-muhafazakâr ve dahi ulusalcı ittifakın tam desteğini arkasına almış olan polis hassasiyetinin sözcüleri amaçlarına ulaştılar. Bu toplum, polisinden korkuyor.