Prof. Karaman'ın 'tahammülü'

Ahlak dinlerden önce de vardı, dinlerden sonra da var olacaktır. Ahlaklı olmak için dindar olmaya gerek yoktur
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

7.8.2011 tarihli Yeni Şafak gazetesi köşe yazarlarından Prof. Hayrettin Karaman’ın “Tahammül mü hoş görmek mi?” başlıklı makalesi yayımlandı. Yazar bu makalesinde, dinine bağlı bir Müslüman’ın şeriatla yönetilmeyen bir ülkede, dinsel yaşamına aykırı bulduğu görünüm ve fiiller karşısında nasıl davranması gerektiğini belirtiyor, çoğu gayriahlaki olan bu durumlara hoşgörüyle bakamayacağını, ancak istemeyerek bunlara katlanabileceğini (tahammül) salık veriyor.
Önce şunu belirtmek isterim ki ahlak dışı davrananlara hoşgörüyle bakmayan, sadece Müslüman olan kişi değil. Ahlak yasasına ve kodlarına bağlı, dindar olsun olmasın her insan, ahlaksız fiillere onay vermez. Burada belirtmek istediğim husus, ahlak prensiplerinin herhangi bir dinin tekelinde olmadığı. Bunun da ötesinde dinler, ahlak prensiplerini himayesine alıp metafizik dogmalarına doğruluk payesi vermeye çalıştılar. Mesela ahlaksal eylem ile ibadeti yanyana koyup ikincisine geçerlilik süsü vermeye çalıştılar. Dinlerin bu tavrı, ahlaka ve bizzat dinin kendisine büyük zarar verdi, din adamlarının birçok gayriahlaki fiili, dini örtü içinde meriyet kazandı. Vazıh olan şudur ki, ahlak dinlerden önce de vardı, dinlerden sonra da var olacaktır. Ahlaklı olmak için dindar olmaya gerek yoktur. Dindarın ahlaklı olması için ahlak prensiplerini uygulaması gereklidir. Her dinsiz ahlaksız olmadığı gibi, her dindar da ahlaklı değildir. 

İslami yaşam tarzı
Gelelim Müslüman’ın dünya görüşüne. İslam’a ve ortaya koyduğu yaşam biçimine inanan bir milyardan fazla insan var. Bu gerçekliğe saygı duymak gerekir. Ancak bunun dışındaki insanlar, başka inanç ve dünya görüşlerini paylaşıyorlar. Şimdi bunlara “küfür ve şirk içindedirler” mi diyeceğiz? Doğrular ve ahlak sadece bizde mi? Yoksa “onların da kendilerine göre doğruları ve ahlaklı fiilleri olabilir” mi diyeceğiz? Yalnızca İslami dünya görüşü doğru, diğerleri yanlıştır fikri bireysel bir tercih olarak düşünülebilir, ama bunu evrensel bir iddia olarak ortaya atmak ne derece mantıklı olabilir? 

Şeriat
Diğer taraftan şeriat rejimiyle idare edilsek kötülük izale olur veya azalır fikri, ne derece doğrudur, sorgulamak gerekir. Günümüzde İslami kodlarla yönetilen devletlerin diğer devletlerden daha faziletli olduğunu kim iddia edebilir? İslam tarihi boyunca erdemleriyle temayüz etmiş bir devlet gösterilebilir mi? İslam peygamberinin ölümünden hemen sonra sahabe denilen ilk neslin, birbirine ne tür kötülükler ettiğini, tarih bilgisi olan herkes bilir.
Ancak din adamlarının dini vaaz ve söylemlerinde çok ince bir nokta vardır. Onun farkına varmayanlar onlarına rüzgârına çabuk kapılır. Gerçekte var olmuş veya olmakta olan kötülükleri eleştirirken, alternatif olarak sundukları rejim, hayali bir dünyadan ibarettir. Geçmiş toplumlardan seçtikleri örnekler de, o toplumların bütünsel sıfatları olmaktan uzaktır. Çünkü en yozlaşmış toplumlarda bile, bir iki erdem örneği bulmak mümkündür. Kısacası, din adamlarının, mevcut yaşam çarkının olumsuz yönlerini eleştirirken referans verdikleri dünya, hiçbir zaman gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek bir ütopyadır. Bu tavrın bir ideolojiye, fevkalade masumane bir inançla bağlanan bir insanın, dünyayı kendi ideolojisine çevirmekle, kötülüklerin yok olacağına inanması tavrından bir farkı yoktur. 

Batı medeniyeti
Diğer taraftan, İslami ilimler konusunda muktedir bir şahsiyet olduğunda şüphe etmediğim Prof. Karaman, üç asırdan beri din ve tanrıdan kopan batı medeniyetinin getirdiği iyiliklerden habersiz görünüyor. Tanrı ve din adına, iki bin yıldan beri sergilenen kötülüklerden de habersiz görünüyor. Günümüzde Batı dünyasında ve Batı medeniyetinin etkisinde olan bizim gibi ülkelerde görünen kötülükler ve çirkinlikler, bu medeniyetin özünü teşkil eder denilebilir mi? Eğer öyle dersek İslami rejimle yönetilen ülkelerdeki kötülüklere de İslam’ın özünü teşkil eder sonucuna varırız. Din ve tanrı adına yapılan her hareket insanı Tanrıya yaklaştırmayacağı gibi, Tanrı adının zikredilmediği doğru ve ahlaki eylemler, Tanrıya yaklaştırabilir.
Asırlar boyunca kültürü ve eğitimi tekelinde bulunduran dini kurumlar, Tanrı adına mahkemelerin yargıcı olmuşlar, kendilerini doğru yolda masum, kendileri gibi düşünmeyenleri suçlu görmüşlerdi. Aydın bilim insanlarını yargıladılr. Ceza verdiler, katlettiler. Bugünkü mahkemelerin yargıçları, dini eğitimden gelmiyorlar. En yüksek dereceye ulaşmış teologları çirkin fiillerinden dolayı yargılıyorlar. Hangileri daha adaletli? Allah adına hüküm veren mi, Allah adını zikretmeden hüküm veren mi?
Sayın âlim profesöre şunu sormak isterim: Semavi dinlerin birbirine bu kadar yaklaştığı, barış ve diyalog içinde olduğu başka bir dönem var mıdır insanlık tarihinde? Bu atmosferi sağlayan, iyiliklerinden çoğu zaman şüphe ettiğimiz laik, seküler medeniyet değil mi?
Makaleme son vermeden önce “tahammül” yazarına şunu yöneltmek isterim: 7 Ağustos 2011 tarihinde Erzurum’da açıkta sigara yaktığı için saldırıya uğrayan Z. B. için ne diyebilir? Saldırgan mütedeyyinler Z. B.’nin hangi gayriahlaki hareketine tahammülsüzlük gösterdiler? Veya Z. B. Ramazan ayında sigara içmekle hangi ahlaksızlığı işledi? Yazarımızın, bu dini bütün, kötülüğü elleriyle defeden saldırganlara söyleyecek bir sözü var mı? 

YASİN CEYLAN: Prof. Dr., ODTÜ