PYD hakkında bilmediklerimiz

PYD hakkında bilmediklerimiz
PYD hakkında bilmediklerimiz
KADEK, PYD, PÇDK ve PJAK gibi oluşumlar hakkında, PKK'nin uzantısı söyleminden başka ne biliyoruz?
Haber: ARZU YILMAZ / Arşivi

Türkiye ’de Kürt sorununa bir çözüm üretilememesinin en büyük nedenlerinden biri, “bilgi” eksikliği. Kürt siyasal hareketinde meydana gelen her gelişme, tarihsel bağlamından kopuk gündem odaklı okunur ve yorumlanır. Bunun hiç kuşkusuz en önemli nedeni Cumhuriyet’in inkârcı ve asimilasyoncu politikalardır. Kürtü yok sayma poitikası doğal olarak, Kürtler ve Kürdistan konusunda da bilgi üretilmesini engelliyor. Özellikle son on yılda, hem siyasal hem de iletişim alanında yaşanan değişim, bu durumu bir ölçüde değiştirdiyse de söz konusu politikaların yarattığı arızalar kolay kolay onarılamadı. Nitekim, bilginin üretildiği siyaset, akademi, medya gibi tüm kurumlarıyla birlikte toplum, bugün Kürt meselesi konusunda bilgi kanalları açık dahi olsa, bilgiye ulaşmak konusunda bir direnç gösteriyor. Bana kalırsa bu direncin kırılması, Kürt sorununda çözümün yarısıdır.
Bu çerçevede, ancak Suriye’de bir iç savaş çıkmasıyla gündemde yer bulan PYD hakkında “ PKK ’nin uzantısı” ezberinden başka ne biliyoruz bir bakalım. 

KADEK, PYD, PÇDK ve PJAK
1999’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla Kürt sorununun çözülmesi konusunda genel bir barış havası esti. Bu hava Kandil’e de yansıdı. “Kürt sorunu barışla çözülemez mi?” konusunu PKK de gündemine aldı. Özellikle Öcalan’ın “savaşı durdurun” talimatı üzerine örgüt bunu tartıştı. Bu süreç aynı zamanda ABD’nin Irak’a müdahaleyi uluslararası alanda gerekçelendirme çabalarına giriştiği ve bu arada Türkiye’yi de olası bir müdahalenin mutlak ortağı olarak konumlandırdığı bir döneme denk geliyordu. Dolayısıyla, hem Irak’a müdahale sırasında gözönüne alınması gereken silahlı bir grup hem de Türkiye’nin bu müdahaleye taraf olmasını tayin edecek en önemli unsur olarak PKK, ABD’nin ilgi alanına giriyordu. Nitekim, bu ilginin gereği kurulan temaslar, PKK içindeki tartışmalarla birleşince ortaya KADEK çıktı. O dönem PKK’nin merkez komitesinde yer alan birkaç isimden biri ve de Abdullah Öcalan’ın kardeşi olması yönüyle de en etkili ismi Osman Öcalan, KADEK projesini şu şekilde anlatıyor: “KADEK dinsel bir boyutu olmamakla birlikte dinlere saygılı, Ortadoğu’daki yeni gelişmelere bağlı geliştirilmiş bir projedir. İslami değişimle demokratik ilkeler üzerinden buluşan, anti-emperyalizmle mücadeleyi çatışma değil müzakere ve diyalogla yapmayı hedef edinen ve de silahlı değil, siyasi mücadeleyi benimseyen bir yapı olarak 2002’de kuruldu. Örgüt de büyük ölçüde kabul etti.” Bu sözlerden de anlaşılabileceği gibi 2002’de PKK yönetimi ve ABD büyük ölçüde anlaşmıştı. Anlaşmanın özünde “PKK’nin Ortadoğu’daki yeni gelişmelere bağlı” yeniden yapılandırılması öngörülüyordu. PYD (Suriye Kürdistanı), PÇDK (Irak Kürdistanı) ve PJAK (İran Kürdistanı) işte böyle bir ortamda doğdu. Amaç, PKK’nin Kürdistan’ın dört parçasına yayılan tekelci yapısını kırmaktı. Plana göre, her parçanın kendi koşullarına uygun yapılanması sağlanacaktı. Böylelikle kendi siyasi potansiyelini ve enerjisini kendi çözüm arayışına yönlendirecekti. 

Gül’ün önerisi
Bu yapıların birbirleriyle diyalog ve ittifak içinde olması öngörülmüş olsa da sonuçta PKK’nin yarattığı “tekel” ortadan kalkacaktı. Bu planın Türkiye ayağı ise dönemin Başbakanı Abdullah Gül’ün Kürt sorununa çözüm girişimleriyle karşılığını buldu. AKP milletvekili Şamil Tayyar’ın yazdığı ‘Kürt Ergenekonu/Derin PKK’nın Gizli Kodları’ adlı kitabında da yer aldığı biçimiyle, 2003’te Abdullah Gül, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ve MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’u çağırarak, PKK’yi dağdan indirecek kapsamlı bir çalışma yapmalarını istedi ve şöyle dedi: “PKK’nın dağda 250 civarında yöneticisi var. Bunları İran, Irak ve Suriye’ye dağıtarak eritelim. Kalanların tamamını affedelim.” Ancak, Gül’ün bu planı akamete uğradı. Kimi iddialara göre Türkiye, KADEK gibi tüm Kürtleri kapsayan siyasi bir hareketi muhatap almak yerine gerilla gücünün korunmasını tercih etti. Çünkü zaten Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla bir krize giren gerilla giderek marjinal bir grup haline gelecek, en fazla 100 bin kişi destekçi bulabilecekti. AKP içinde de bu plana aklı yatmayanlar vardı. Nitekim, “Ortadoğu’daki yeni gelişmelere bağlı geliştirilmiş” bu projenin İslami tonu, AKP’lilerde “Neden elimizle Müslüman oyların bölünmesine müsaade edelim?” tartışması yarattı. 

KADEK’ten sonra
Nihayetinde, Kürt hareketinin marjinal kalması için Türkiye, bir anlamda, Kürtleri savaş konumunda tuttu. PKK içinde bu plana muhalif olan bir grup da bu pozisyonu benimsedi. KADEK projesi, 2004’te PKK’deki kopuşla birlikte ortadan kalktı. Bu arada, 1 Mart Tezkeresi sonucu Irak müdahalesinde Türkiye sayfasını kapatmak zorunda kalan ABD için de KADEK projesinin zaten bir işlevi kalmamıştı. 

Peki ondan sonra ne oldu?
PKK, PYD, PÇDK ve PJAK yapılarını korudu. Aslında, PKK’nin çözülmesi için geliştirilen bu yapıları, tam aksine PKK’nin güçlenmesi için kullandı. Özellikle PÇDK ve PYD kitle çalışmasına yönlendirilerek, PKK’nin Irak ve Suriye Kürdistanı’ndaki siyasal etkinlik alanını genişletti. PÇDK Irak’ta yapılan 2006 seçimlerine girdi ve KDP ve KYB ile rekabet edecek ölçüde olmasa da oy almayı başardı. Bu gelişmenin yaratabileceği sonuçların telaşı, Türkiye ve ABD 2007’de PKK konusunda yeniden işbirliği yapmaya karar verdiğinde gündeme gelen David Phillips’in raporuna da yansıdı. Phillips raporunda, Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) ve Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesi çerçevesinde PÇDK’nin kapatılmasını “tavsiye” ediyordu. 

Projeye devam
PYD konusuna gelince... AKP hükümeti açısından PYD’yi “PKK uzantısı” diye dışlamak yerine “hatalarımızın sonucu” diye içselleştirmesinin pekala mümkün ve daha akılcı olacağını düşünüyorum. Nitekim ABD’nin Suriye’deki çıkarlarını gözeterek böyle bir pragmatizmi benimsemesi hiç sürpriz olmayacaktır. Dolayısıyla PYD’nin ve de Suriye Kürdistanı’nda oluşturduğu otoritenin tanınması, bir bakıma “yarım bırakılan bir projeye” devam etmek gibi de görülebilir. “Olmaz, köprünün altından çok sular geçti” denildiğini duyar gibiyim ama hatırlatmak gerekir ki, “Atı alan da çoktan Üsküdar’ı geçti”… 

ARZU YILMAZ:   Ankara Üni., SBF, Doktora