"Sevgili Atatürkçüğüm"

İlkokulda iki yakası biraraya gelmeyen bir çocuktum. Üstümde iyi bir öğrenci olmanın, temiz ve dürüst bir Cumhuriyet çocuğu olmanın, kazandığı en ufak ayrıcalığı paylaşmanın ahlâkını çatlaksız yaşatmanın ağır yüküyle kıvranır dururdum.
Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

İlkokulda iki yakası biraraya gelmeyen bir çocuktum. Üstümde iyi bir öğrenci olmanın, temiz ve dürüst bir Cumhuriyet çocuğu olmanın, kazandığı en ufak ayrıcalığı paylaşmanın ahlâkını çatlaksız yaşatmanın ağır yüküyle kıvranır dururdum. Yanılmıyorsam Yaşar Nabi Nayır'ın şiiriydi. "Gidiyor". O şiiri her icap ettiğinde, yani çeşitli milli bayramlarda bir yükseltinin üstüne çıkıp hıçkırıklarla okumak da benim büyük acılarla üstlenmiş olduğum bir misyondu. O şiirin ilk dizesi "Gidiyor, on yedi milyon kişi takmış peşine", yıllar boyunca sanki resmi gazetede yayınlanan tamimler gereğince değiştirildi. Atatürk'ün ardına takılan milyonlar arttıkça hıçkırıklı çocuklar güne uyarlanmış metinlerden kâh otuz kâh kırk beş milyon olarak okudular o şiirin işaret ettiği gururlu nüfusu. Cumhuriyet tarihimize bakacak olursak bu sorunlu kelle hesabının hep gündemde olduğunu görürüz.
Beni o zamanlar, derinden sarsıp hıçkırıklarla sahneye iten dürtü, örgütlü bir hamaset duygusundan çok kuşkusuz her çocukta rastlanan drama ihtiyacıydı. Şiddetli duyguların bir oyun içinde dışavurumu. Bu memleket çocuklarına sunulan yegâne meşru drama imkânı da hamaset olagelmiştir. Vatan sevgisine kendinizi adayış tarzınızla ağlayın, ağlatın, alkışlanın.
Tam oğlumun ilkokula başladığı gün hatırlamak zorunda kaldığım, oğlumun da ilk olarak tanıştığı İstiklal Marşlı bayrak töreninin üstüne geldi.
Esra Elmas, tezini kitaplaştırmış: "Sevgili Atatürkçüğüm. İlkokul çocuklarında Atatürk algısı". Önsözünde Kürşat Bumin'in belirttiği gibi, "İlköğretim çocuklarında Atatürk algısı gibi 'Biz'i son derece ilgilendiren bir konuyu bugüne kadar 'araştırılmaya değer' bulan olmamıştı sanki..."
Elmas, çalışmasını iki aşamalı gerçekleştirmiş. İlk aşamada farklı ilöğretim okullarında okumakta olan 80 öğrenciyle Atatürk hakkındaki fikirlerini herhangi bir soru yöneltmeden yazmaları istenen serbest bir çalışma gerçekleştirmiş. Elde edilen metinlerden yola çıkarak da ikinci aşamada biri özel diğeri devlet okulu olmak üzere iki farklı okuldan toplam 60 öğrenciye açık uçlu üç sorudan oluşan bir anket uygulamış. İlginç olan, alt-orta ve üst gelir düzeyine mensup çocukların yanı sıra gecekondu mahallelerinden gelen çocukların da eğitim gördüğü devlet okulundan gelenler, kolejden gelenlere kıyasla daha eleştirel ve sorgulayıcı çıkmış. Onların güvenini kazanabilmek için araştırma konusunda ayrıntılı bilgi vermek zorunda kalmışlar. Kitap, alınan cevapların içerik ve söylem analizini içeriyor. Ek olarak da belediyeler ve okulların işbirliği ile Atatürk'e çocukların kaleminden yazılmış mektuplar da kitabın kaynakları olarak okunabiliyor.
Devlet okulunda yapılan çalışmada sınıflardan ikisinde çocuklardan birkaçı, 'sorulara açık cevap vermeleri halinde başlarına bela açılıp açılmayacağına' emin olmak istemiş. Mesela Atatürk'ün içki içtiğini söyledikleri takdirde ya da herhangi bir eleştiride bulunduklarında polisin okulu basma olasılığından söz etmiş, Elmas'ı da bu konuda uyarmışlar. "Bu olay aslında bu çalışmanın sınırlarını da tarif ediyor. Bugünün ilköğretim öğrencisi çocukları, adını tam olarak koyamasalar da bu ülkede siyaset yapma, yazı yazma ya da eleştiri yapma konusunda nasıl bir ortamda olunduğunun belki de herkesten çok farkındalar. Bu noktada korku kültürü ve otosansürün baskısının tamamen bertaraf edildiği söylenemese de çocukların bu çalışma için sorulara verdikleri cevaplar ve Atatürk ile ilgili yaptıkları değerlendirmeler her şeye rağmen hâlâ çok değerli ve anlamlı. Çünkü onlar 'oyun oynamaya' ve 'oyunları bozmaya' hepimizden çok daha müsaitler."
Elmas değerlendirmesinde, okullarda yönetmeliklerle şart kılınmış olan Atatürk köşelerinin, sınıflara asılı hayatlarının her alanında karşılaştıkları büst ve portrelerinin, her derste, mümkünse her an Atatürk adının anılmasının, bitmek tükenmek bilmeyen törenlerin yarattığı büyük gözaltı hissini anlatıyor. Her şeyin borçlu olunduğu, tek başına bütün milleti kurtarmış insanüstü bir varlık. Eğitime başladıkları andan itibaren kendilerine tanıtılan tanrısal bir varlıkla, bir ölüyle muhatap olan küçük insanların hayatı. "İlkokul beşinci sınıf öğrencilerinden biri 'ödev yapmadığında ya da yaramazlık yaptığında' Atatürk'ün ona 'sanki kızgın baktığını', ödevini yapıp, dersi dinlediğinde ise 'sanki gülümsediğini' söylüyor. 'Öğrencinin bu duygusu o an konuşmayı dinleyen diğer öğrenciler tarafından da paylaşılıyor. 'Atatürk sanki onları hep izliyor.'"
Elmas'ın değerlendirmesiyle, "Kemalizm ruhani ve mistik olana karşı vurgusunu pozitif bilim ve akılda yapan bir ideoloji olarak reddini yaptığı şeyin dilini aynen kullanıyor."
Atatürk çocukların algı dünyasına göksel bir figür, kadiri mutlak bir varlık olarak nakşediliyor. Çocukluğuna dair aktarılan sınanmış klişeler sonucu olan kargalara oluyor.
Çocukların en çok kullandığı 'borç' kelimesi de nasıl yaralı bir geçmişten yaralı bir geleceğe baktığımızın göstergesi.
Çocuklarımızı teslim ettiğimiz bu büyük gözaltıdan yeni, ferah bir hayat kurulamıyor.
Esra Elmas'ın çalışması belki şu aralar en okunası kitaplardan biri.
Ben yine de çocukların dilinin mitolojileri unufak edebileceğine inanmak istiyorum. Bunun için bir arkadaşımın pirinç tanesi kızının okula başladığı gün Atatürk'ün resmiyle yüzyüze geldiğinde heyecanla "Tanıyorum. Bizim parkta kafası var" diye bağırışını hatırlıyorum. Bir yıl sonra da ilk 10 Kasım kompozisyonunu yazmıştı. Unutulmazdı: "10 Kasım çok üzüntülü bir gün. 66 yıl önce bugün Atatürk öldü. N'apalım, olmuş bi kere."