Rant için dönüşüm

İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerin merkezlerinde, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve belediye şirketlerince hummalı biçimde sürdürülen kentsel dönüşüm projeleri...
Haber: MUSTAFA SÖNMEZ / Arşivi

İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerin merkezlerinde, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve belediye şirketlerince hummalı biçimde sürdürülen kentsel dönüşüm projeleri, kenti gecekondulardan, kent estetiğini bozan barınaklardan arındırmak, deprem riskinin muhtemel kayıplarını en aza indirmek savları ile uygulanıyor ve toplumdan, örgütlenmelerden ideolojik onay bekliyor. TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar'a kulak verelim: "Bilindiği gibi gecekondu dönüşüm ve kentsel yenileme son derece zor, zahmetli ve sabır isteyen bir iştir. Merkezi otoritenin irade ve desteğini, yerel yönetimlerin gayret ve beraberliğini gerektirir. Bu süreçte şehir plancıları, mimarlar, mühendisler, ilgili meslek odaları, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliği kaçınılmazdır. Bunun kadar önemli bir gereklilik de kamuoyu desteğidir. Kentsel dönüşüm projelerindeki başarı, gecekondu bölgelerinde yaşayan vatandaşların ikna edilerek desteklerinin alınmasıyla atağa kalkabilir. TOKİ, bir yandan bu desteği alarak gecekondu ve kaçak yapı alanlarının dönüşümünü sağlarken, öte yandan dar gelirliler ve yoksullar için sosyal konut üretimini de gerçekleştiriyor."
Bu "sosyal" gerekçe nereye kadar inandırıcıdır? Kentsel dönüşüm adı altında yapılanlar, daha kapsamlı bir planın parçası olmasın? Örneğin İstanbul'u küresel firmalara üs yapma stratejisinin bir unsuru? Bir de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin hazırladığı 2023 İstanbul Çevre Planı'nın 30. sayfasından pasajlar okuyalım, kentsel dönüşümden ne murat edildiğini anlamak için:
"İstanbul'da merkezi iş alanının (MİA) artan yükünü hafifletmek üzere gelişme potansiyeli yüksek mevcut bazı merkezlerin yeni yatırımlarla desteklenmesinin yanı sıra yeni merkezlerin geliştirilmesi zorunlu görünüyor. (...) Kentin merkezinde Beyoğlu ve Tarihi Yarımada bölgelerindeki mevcut dokunun potansiyelinden yeterince yararlanılamıyor. Beyoğlu, film endüstrisiyle ilgili alanlarda geçmişe dayalı birikimi olan bir merkezdir. Tarihi Yarımada, Beyoğlu, Tarlabaşı gibi bölgelerde kentsel dokunun restorasyonu ve rehabilitasyonu ile atıl durumdaki mekân kapasitesi kullanılmalıdır. Kentsel dönüşümle ilgili yasal düzenleme çalışmalarının neticesinde, merkezi iş alanında Beyoğlu-Tarlabaşı ya da Basın Yolu gibi imalat sanayiinden hizmetlere dönüşümü başlamış olan ve konumu itibarıyla merkez olma potansiyeli taşıyan alanlarda yerel yönetimler, sektör paydaşları ve plancıların ortak çalışmalarıyla eylem planları hazırlanmalıdır". (S.30 )
Demek ki neymiş? Gerçek amaç "atıl durumdaki mekân kapasitesini büyütmek"miş. Buna son yıllarda çok ihtiyacı var büyük sermayenin. Çünkü artık, sermaye birikimini İstanbul toprağı üstünden sağlamak gibi bir cinfikir edindi. Holdinglerin sanayiyi, hatta bankacılığı bırakıp plazalar, rezidanslar, eğlence endüstrileri üstüne, yani İstanbul'u satmaya yatırım yapmaları bundandır ve hem merkezi hem yerel yönetimden beklentileri, daha çok İstanbul arsası, daha çok İstanbul mekânıdır; "gecekondu işgali"ndeki, avamın "fuzuli işgalindeki" yerlerin tasfiyesidir. Bu ihtiyaç şimdilerde daha artarken İstanbul'u yönetenler bunu bir "plan" çerçevesinde disipline edip kamuoyunun onayını almak için de bir "plan" ambalajı hazırlamış bulunuyorlar. Kentsel dönüşüm de bu ambalajın önemli unsurlarından biri.
Ne yapılmak isteniyor?
Evet, kentsel dönüşümü, İstanbul'a makro planda ne yapılmak isteniyor sorusu ile birlikte almak gerekiyor.
"İstanbul Çevre Düzeni Planı", İstanbul'daki tek merkezli gelişmenin sakıncalarını şöyle tarif ediyor: "Mevcutta Tarihi Yarımada'dan başlamak üzere, Büyükdere aksı boyunca Maslak'a kadar uzanan ve üst düzey hizmetlerin yoğunlaşma eğilimi yüksek tek merkezli çekim noktası olarak gelişen MİA, kentin doğal alanlarını tehdit eden kuzey gelişiminin temelini oluşturduğu gibi, iki kıta arası kentsel trafiğin yoğunluğunu artırıyor..."
Plan, bu tespitten sonra yönelimini de şöyle ifade ediyor: "MİA'nın Maslak aksından kuzeye doğru ilerlemesi sürdürülebilirlik ilkesi ile ters düşüyor. Bu çerçevede, bu merkezin rahatlatılması, merkezi kentsel dokulardaki fonksiyonların yer seçim süreçlerinin yeniden tanımlanması ve köprü geçişlerinin azaltılması politikası benimseniyor. Bu nedenle, Maslak aksında daha fazla gelişmeye izin verilmemesi ve mevcut yüksek yoğunluklu yapısının rehabilite edilmesi öngörülüyor. Planda MİA gelişimi ve bağlantılı yol ağı, tarihi merkezden daha batıya, coğrafi merkeze ve yoğunluk merkezine doğru çekiliyor. Bu karar ormanların korunması yönünde temel bir araç olduğu gibi, MİA'nın rahatlatılması, Tarihi Yarımada ile Boğaziçi üzerindeki baskının azaltılması ve tarihi dokunun korunması hedefini de destekliyor." (s.93)
Burada önemli olan, planın stratejik hedefi doğrultusunda mekâna bazı müdahalelerin yapılmak istenmesidir. Hedef ise planda şu cümlelerle özetleniyor: "İstanbul için öngörülen, küresel üst bölgenin yönetim hizmetlerine de talip olması ve üst bölge ekonomisinden daha fazla pay almasıdır. Bu üst bölge Avrupa, Balkanlar, Karadeniz havzası, Kafkaslar ve Türki Cumhuriyetler, Ortadoğu ve Akdeniz havzasını kapsıyor. Dolayısıyla, İstanbul'un anılan üst bölgeyle ekonomik, sosyal, tarihi, kültürel, diplomatik, iletişim ve ulaşım bağlantılarının güçlendirilmesi öngörülüyor ve uluslararası bölgesel merkez olarak hizmet vermesi hedefleniyor".
İstanbul'u satmak
Küresel metropollerin, sanayi üretiminde yoğunlaşmayı bırakıp bilgi ve teknoloji üretimine ağırlık vererek, üst düzey hizmetler, finans ve bilişim sektörlerinde küresel pazarın en rekabetçi öğelerini geliştirdiklerini ifade eden plan, İstanbul'u hizmet sektörü eksenli, hem de oldukça nitelikli işgücü istihdam eden üst düzey hizmet üreticisi olarak tarif ediyor.
Planın yapısal dönüşüm hedefi doğrultusundaki önemli bir politikası ise, tek merkezli yapıdan çok merkezli yapıya geçerek, Anadolu ve Avrupa yakasında çekim merkezleri ve gelişme alanları oluşturmak. Avrupa yakasında B. Çekmece'nin batısında, Anadolu yakasında ise Sabiha Gökçen Havalimanı'nın doğusunda kalan alanlar, yeni çekim merkezleri ve gelişme alanları olarak tanımlanıyor, İstanbul'un, güneyine lineer olarak yayılan bir mekânsal dönüşüm öngörülüyor. Marmaray'ın da dahil olduğu raylı sistem ve deniz taşımacılığı ulaşım projelerinin de bu mekânsal dönüşümü destekleyen tamamlayıcı projeler olarak düşünüldüğü anlaşılıyor
"İstanbul'u satmak" histerisine tutulanların İstanbul'u hizmet sektöründe, hem de nitelikli işgücüyle yapılacak üst düzey hizmet üretiminde uzmanlaştırmak hedefi, hemen şu soruyu sordurtuyor: Peki niteliksiz işgücü, sayıları şimdiden 1 milyonu aşan işsizler, kayıtsız işgücü, kentin çevresine tutunmaya çalışan milyonlarca yığın ne olacak, ne iş tutacak, nerelerde barınacaktır? Aslında, "planlı satış" senaryosunda sorunun cevabı zımnen vardır: Varlıklılara, Boğaziçi, Beşiktaş-Levent-Maslak- ormanlar, su havzaları aksı ayrılırken, dışarıda kalanlara kentin güneyinin iki uçları, Silivri-Gebze arası uygun görülüyor, Marmaray ve metroyla, bu kesimin neredeyse yeraltında yaşayıp gitmeleri öngörülüyor, kentsel dönüşümle bu unsurların iyice merkezden kazınması, dışlanması ve mekânsal ayrışmada gösterilecek yerlere bloklanması öngörülüyor. Bunun nasıl ikili bir yapı yaratacağı, kutuplaşmaları, mekânsal bölünmüşlükleri, cemaatleşmeleri nasıl tırmandıracağı bilmem düşünülmüş müdür?
İşte "kentsel dönüşüm" ağacının içinde yer aldığı "vahşi orman" bu!..
Olması gereken şudur: Küreselleşmeci zihniyetin demode saydığı şeyi, ülke vizyonunu, İstanbul vizyonunun önüne çekmek, önce Türkiye'nin bütününe ilişkin bir vizyon üretip, bunun içinde de İstanbul-Anadolu dengesini kurarak İstanbul'u rahatlatacak, Anadolu'yu da çölleştirmeyecek bileşenleri bulup çıkarmak...
Elbette ki, İstanbul, artık bir hizmet metropolü olmalı, elbette sanayiden, özellikle de kirletici sanayiden arındırılmalı, turizmde, kültürde, bilişimde, finanstaki avantajları iyi değerlendirilmeli. Elbette ki, İstanbul'un konum rantından en iyi şekilde yararlanılmalı. Gecekonduların yerine daha çağdaş barınma mekânları konulmalı, kültürel varlıklara sahip çıkılmalı. Ama bu, İstanbul'u metalaştırıp satma ihtirası ile değil, sosyal adalet ilkeleri önplana alınarak, katılımla, saydamlıkla yapılmalı. Üstelik, yüzü sadece İstanbul'a dönerek yapılmamalı, yapılamaz da.
Türkiye'nin tümünde sürdürülebilir gelişmenin, kalkınmanın yol haritası çıkarılarak, yüksek katma değerli, istihdam yaratıcı sektör tercihleri, (bölgesel dengeler de dikkate alınarak), üretilmeli, bu bölgesel işbölümünde İstanbul'un misyonu da yeniden tanımlanmalı.
İstanbul'un Türkiye bütünü içindeki misyonu belirlendikten sonra da, küresel kent rekabeti sıtmasına, saplantısına tutulmadan, eşsiz doğası, çevresi ve bir dünya mirası olma zenginliklerinin duyarlılığı ile İstanbul'a misyon biçilmeli, sosyal adaleti birinci sıraya oturtan vizyon bileşenleriyle İstanbul'a yaklaşılmalı. Fahiş rant artışları vergilemelerle kamulaştırılmalı ve bu vergiler gelir uçurumlarını daraltan, sosyal dengeleri gözeten, daha adil bölüşümü, adil, çağdaş barınma imkanları sunan politikalar için harcanmalı.

MUSTAFA SÖNMEZ: İktisatçı

Yazarın konu ile ilgili daha ayrıntılı analizi www.bagimsizsosyalbilimciler.org <http://www.bagimsizsosyalbilimciler.org> sitesinde, 'İstanbul'u Planlı Satmak, Anadolu'yu Kurutmak' başlığı altında yer alıyor.