Rap rap geliyorlar!

Geçen gün Hasan Cemal köşesinde, 'futbol milliyetçisi' olduğunu 'itiraf' ediyor, bu gerçeği de "Çünkü futbolu severim" cümlesiyle gerekçelendiriyordu. Yadırganacak bir şey yok, Cemal'in sözlerinde.
Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

Geçen gün Hasan Cemal köşesinde, 'futbol milliyetçisi' olduğunu 'itiraf' ediyor, bu gerçeği de "Çünkü futbolu severim" cümlesiyle gerekçelendiriyordu. Yadırganacak bir şey yok, Cemal'in sözlerinde. İtiraf dememin nedeni, coşkulu milli takım takibi serüveninin sonunda bir samimiyet buhranı üslubuyla bu cümleye gelmiş olması.
Yadırganacak bir şey yok; çünkü milliyetçiliğin şöyle ya da böylesini hayat pratiğine eklemlemenin bir yolunu buluyor, sözü dolaşıma girenler. 'Pozitif milliyetçilik' kavramsallaştırması girişimi de bu çabaların bütününü güvenli ve zarif bir şemsiye altında toplama gayretinden başka bir şey değildi.
Hasan Cemal'in, "Ben futbol milliyetçisi miyim? Galiba öyle. Çünkü futbolu seviyorum" mantık silsilesinde kendini açık eden, samimi bir sevginin milliyetçilik için meşru ve yeterli bir neden olduğu anlayışı.
Abartılı gelebilir, ama bu mantığın bizi sürükleyeceği bir dönemeç de Cemal'in kendini karşısında konumlandırdığı azgın milliyetçiliğin 'sevgi dayatması', 'Ya sev ya terk et'çiliği maalesef.
Yazısını "Haydi bastır Türkiye!" cümlesiyle bitiren Hasan Cemal, başka konularda gösterdiği titizliği gerektirecek bir alanda olmadığını düşünüyor besbelli. Futboldur, haktır.
Oysa bir tek Birgün gazetesi deşti; Yunanistan-Türkiye arasında Türkiye milli takımının farklı galibiyetiyle sona eren maça okurunu ısıtmaya çalışan çok satan dört spor gazetesinin manşetleri savaş çığlıkları atıyordu. Fanatik ve Fotomaç, manşetlerinde Atatürk'ün imzasını kullanarak haykırıyordu: "Muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki kanda mevcuttur." 12. Adam, "Ey Türk gençliği, birinci vazifen..." düşürmüştü logosunun üstüne. Fotospor'unsa asaletle filan kaybedecek vakti yoktu: "Atina'yı deleriz! Yorgo'yu öperiz!"
Kanın, asil ya da değil, damarda durduğu gibi durmadığını biliyoruz. Bu kan çığırtkanlığının ergen oğlan çocuğu şımarıklığıyla ticari kazanca tahvil edilmesinde son derece büyük bir tehlike görmüyor musunuz?
12. Adam'dan Hilmi Şahin, Birgün'ün sorusuna şöyle cevap vermiş: "Tek kelime ile ticari. Çok taraftarı değilim ama Türkiye'de maalesef durum bu. Bu arz talep meselesi. Türkiye'de konjonktür günlük değişiyor." Şahin'in sözlerinde, hepimizin aşina olduğu bir savunma tiki görünüyor. Ben karşıyım ama maalesef Türkiye böyle. Bir de, alan memnun satan memnun.
Fotomaç'tan Yüksel Gülsoy, "Bu öğeler milli maçlarda kullanılan temel öğelerimiz. Maçın adı da milli zaten...Yunanistan'la yapılan bu maçta bu ifadelerimiz hoş görülmelidir. Yunanistan'daki gazeteler de bugün benzer şekilde çıktı." Yani, onlar da yapıyor, ne var bunda, savunusu.
Yalnız, memleketimizde sporun sevilmesine gerçekten katkıları dokunabilecek az yazardan biri olan Fanatik'ten Yiğiter Uluğ demiş ki: "Kimsenin kanı, kimsenin kanından daha büyük, kimsenin böbreği kimsenin böbreğinden daha değerli değil. Benim için bu maçın Fenerbahçe-Kayserispor veya Fenerbahçe-Galatasaray maçından daha önemli bir yönü yok..." Ama Uluğ da besbelli gazetesine söz geçirememiş.
Maçın ertesi günü gazetelerde Bodrum'da çocuklarıyla birlikte maçı seyreden kırk yaşlarında iki adamın atılan gollerin ve geceye eşlik eden alkolün coşkusuyla ellerindeki kazaklarını sallarken şöminenin üstündeki gaz şişesini devirip villayı yaktıklarını okuduk. Biri, iki yaşındaki çocuğunu balkondan atmak zorunda kalmış. Hep birlikte hastaneye kaldırılmışlar. Haberin altında "Karını alacağım diyen kardeşinin başını kesti" ve "Gece yarısı bıçaklarla saldırdılar" başlıklı iki haber daha vardı. Hemen hepsi aynı duygu şiddetinin, aynı gözükara kaptırmanın izlerini taşıyordu.
Milliyetçilikle bu topraklarda her zaman geçerli ve kanıksanmış olan ergen oğlan dilinin ilişkisi üzerine düşünmeliyiz. Kota talep eden kadınlara, 'Mal mı ki kota açalım' diyen Başbakan'ın da, sıkıştığı anda gözlerini yaşartıp halkını elemli bir seyre kilitleyen delikanlı ses sanatçısının da, 'içindeki çocuk'tan çok memnun muhbir köşe yazarının da, ezcümle milli duygusal atmosferimizi ören-biçen-teyelleyen bütün eşhasın bu akla direnen, her halükârda kendini haklı çıkarmak için taklalar atan, iddiacı ve şımarık ergen dilinden kurtulmasını dilemek, bilirim, hayalcilik. Sonuçta postunu güven altına alan, cemaatçilikten yakınırken bütün elzem manevralarına alan yaratan, tabuların ve dokunulmazlıkların garantisi olmaya ant içmiş, yetişkin dünyanın sorumlulukları karşısında tüccarca pazarlıkçı bir dil bu.
Ergenlikten bir türlü çıkamadığı için yıkıcı-paralayıcı-burnundan kıl aldırmayan-tuttuğu takımı gol attığında evi yakıp bebeğini balkondan atmak zorunda kalan, ileride bunu gülerek hatırlayacak bir dil. İntiharla cinayet arasında sarkaca dönüşen bir dil. Eleştirildiğinde anlamayan, anlamamış gibi yapan, anlamayı reddeden bir dil.
Fatih Terim, maç sonrasında o ünlü kabuki oyuncusu suratıyla hepimize neredeyse hayatın sırlarını fısıldıyordu. Takımı için de bütün dünyayı denize dökse yorulmayacak bir komutan edasıyla "Rap rap geliyorlar" diyordu. Zaten o da savaşçılık oynuyormuş.