Reality şovlardan neden star çıkmaz?

Reality şovlardan neden star çıkmaz?
Reality şovlardan neden star çıkmaz?

Berkay Fidan.

'O Ses Türkiye'de kazanan 16 yaşındaki Oğuz Berkay Fidan oldu. Ama acaba Fidan'ın "star" olma şansı var mı?
Haber: ORHAN TEKELİOĞLU - orhantekelioglu@gmail.com / Arşivi

‘O Ses Türkiye ’nin ilk sezon finalini 16 yaşında, gencecik bir yarışmacı (Oğuz Berkay Fidan) kazandı. Kazandığı araba için ehliyet alacak yaşta bile değil. Asıl önemli olan soru ise şudur herhâlde: Fidan’ın “sesi”, Türkiye’nin sesi olacak mı? Yıllardır yapılıyor buna benzer “yarışmalar” ve yıllardır bazı isimler kazanıyor, birinci oluyor. Ama “star” olamıyorlar bir türlü. Çok kısa bir süre sonra isimleri bile hatırlanmaz oluyor. Bu durum, Türkiye’ye özgü değil üstelik. Susan Boyle dışında, neredeyse kimse global anlamda “starlık” mertebesine erişemedi. Susan Boyle’un, yani fiziksel görünümü ve yaşı itibarıyla (2009’da İngiltere’de birinci olan Boyle 1961 doğumlu) star olma şansının hiç olmadığı düşünülen bir yarışmacının “sesiyle” yarışmayı kazanması, ‘O Ses’ gibi bir yarışmanın tasarlanmasına ilham vermiş olmalı. Nasıl tasarlandığını bilmiyorum ama, mantığından hareketle (yarışmacının fiziksel özellikleri görülmeden sadece sesleri duyularak jüri üyeleri tarafından seçilmesi ya da elenmesi) böyle bir önermede bulunabilirim diye düşünüyorum. Türkiye’de de birçok versiyonunu gördüğümüz daha önceki şovların jüri üyeleri, sesten çok görünüme odaklanarak starlığın bir “temaşa sanatı” olduğunu varsayıyor, sesleri güzel de olsa birçok yarışmacıyı eliyordu. Hâlbuki, reality şov fikrinin ardındaki anlayışla taban tabana zıt bir yaklaşımdı bu. Bu yaklaşım nedeniyle, “içlerinden” birini, görünüm itibarıyla en “star” olmayanını, Susan Boyle’u seçerek jüriyi cezalandırmıştı izleyici. Canı istese, seçmeyebilirdi de! Biraz kinayeli bir dille yazdığım bir önceki cümlenin esasını anlamadan çözmek mümkün değil aslında reality şovları. İzleyicinin seçme, yargılama ve iktidar kurma hakkıdır aslolan reality şovlarda. 

Gerçeği kuranlar ve aktaranlar
Sadeleştirerek yazarsak, TV’lerde kabaca iki program tipinden söz edebiliriz. Gerçeği kuranlar, gerçeği aktaranlar. “Drama” da denen, temeli modern tiyatro yazımına dayanan ve dizilerden, filmlere kadar uzanan bir skalada ekrana gelen “kurmacalar”, önceden kurulan bir gerçekliğin sunumu olarak bir uçta toplanabilir. Öteki uçtaysa, başta “ haberler ” olmak üzere belgeseller, sohbet ve tartışma programlarından oluşan ve asıl işlevleri sürmekte olan gerçekliği ekrana aktarmak olan programlar bulunur. Reality şovlar ise, tam olarak bu iki ucun arasındaki boşluğu dolduran, deyim yerindeyse, gerçekliğin acı, tatlı “dramasını” yansıtan, isminin tam tercümesinde olduğu üzere, “hakikat gösterileridir”. Örneğin, bizde de bir döneme damgasını vuran ‘biri sizi gözetliyor” türü programlarda, sadece sıradan, içimizden birilerini görmüyor; aynı zamanda, onların her türlü insani halini de izleyebiliyorduk. Üstelik, biz ekran başında, rahat odamızda çaylarımızı yudumlarken, onlar kameralarla çevrili mekanlarda mahremiyetlerini kaybetmiş vaziyetteydiler. Hiç de “eşit” olmayan bir durumdu bu. İzleyen, izlenenin üstünde bariz bir iktidar konumundaydı. Öncelikle kumanda eldeydi, beğenmezsek kanalı değiştirirdik, her şeyin başı reklam geliri değil miydi, gelirin kaynağı izlenirlikle sağlanmıyor muydu? Sıradan kalarak izletemezlerdi kendilerini. Biraz drama gerekiyordu, en azından hayat öykülerinde sıkıntılar olmalıydı, hâli vakti yerinde olanları pek sevmezdik, en azından işveli, tuhaf, komik, yakışıklı ya da güzel olmalıydılar. İkinci kozumuzsa iktidarımızı çifte kavrulmuş yapıyordu. SMS-oyları! Paran kadardır oyun, istediğini birinci yapar, istediğini de kapının önüne koyarsın. Ekran başındakilerin iktidarı “yargılama” hakkında şekilleniyordu. Adalet SMS yoluyla dağıtılabilir, hatta bazen “başarısız” olan bile korunabilirdi! 

Jüriler dönemi
Bir süre sonra yeni bir dönem başladı yetenek yarışması temelli reality şovlarda, “jüriler” dönemi. İşin erbabı olduğu varsayılanların oluşturduğu bir jüri yargılama hakkını izleyiciyle paylaşıyordu artık. Demokrasi, elitizme teslim mi oluyordu? Çünkü, jüri üyesi olmak başlıbaşına bir iktidar kurma haliydi. Durum hiç de öyle değildi, çünkü demokrasiyle bir alakası yoktu böylesi iktidarın.
Aslında, şarkı söylemek kolayca tecrübe edilebilen bir durumdu, herkes (en azından “banyoda”) şarkı söyleyebiliyordu. Jürinin “meşrulaştırılması” gerekiyordu. Herkesin yapabileceği insani bir eylemi değerlendirecek olanların hem işinin ustası, hem de halkın kabul edebileceği kişiler olması gerekiyordu. Popstarlardan oluşan bir jüriyle çözüldü. Yine de, kağıt üstünde kusursuz görünen ve starların yarışmacıların sesini duyarak seçimine ve daha sonra “koçluk” etmesine dayanan sistemin esas zaafı yok olmuyordu. Çünkü, ne olursa olsun, nihai karar, yani “o sesin seçimi” (“yargılama hakkı”) izleycilerde kalmalıdır.
Ciddi bir açmazla karşı karşıya kalıyor izleyici. Bir yanda, popstar olduğunu kabul ettiği üyelerden oluşan bir jüri (jürinin öncelendiği, eşitsiz bir iktidar ilişkisi), öte yanda kendisine benzeyen, tanınmamış (anonim) yarışmacılardan oluşan bir grup “star adayı”. Üstelik, nihai kararı, birincinin seçimini kendisi yapmak zorunda. İzleyicinin kendisiyle imtihanı bu aslında. Kendisinden, içinden birini “starlaştırdığı” anda yıllardır “star” diye bellediklerini yok etmesi gerekiyor. Yok etti mi, kendi kimliğinin bir tarafını (diyelim ki, Mustafa Sandalcı yanını) da yok ediyor aslında. Örneğin, Mustafa Sandal’la yıllarını geçirmiş, onu kendi starı bellemişken, sadece birkaç haftadır ve haftada bir kere performansını dinlediği, üstelik kendi şarkılarını (yarışmacılar, diğer popstarların bilinen şarkılarını söyleyip duruyorlar) da söylemeyen birini nasıl seçsin, nasıl Türkiye’nin “o sesi” yapsın?
Gönülsüz bir seçim bu anlayacağınız. Ayrıca, reality şovların en gaddar özelliğiyle tanıştığınızı söylememe gerek var mı? İzleyicinin, kendinden farklı olmayana sadece ekranda can verdiği bir “eğlenme/eğlendirme” gösterisi bu canım. Sevilen bir stara yerli yersiz söylenen, “senin için canımı veririm” teranesinin tersyüz olmuş hali. Daha doğrusu, ekran başında yaşanan mahcup bir zevk. 

ORHAN TEKELİOĞLU: Bahçeşehir Üni.