Referandum sonrası

Referandum sonrası
Referandum sonrası
Referandumda nasıl bir tavır takınılmış olması gerektiği konusunda hiçbir ''sosyalist'' parti ya da çevrede blok halinde, tek bir eğilim yoktu
Haber: ERTUĞRUL KÜRKÇÜ / Arşivi

Ne referandummuş! Meğer Tayyip Erdoğan’ın kendine uygun bir yargı düzenine toplumsal rıza elde etmek için giriştiği hamleler sadece HSYK’yi dağıtmakla kalmayacak, referandum sürecinde takınılmış farklı tutumlar “sosyalist sıfatlı mikrokozmos”umuzu da berhava edecekmiş de haberimiz yokmuş!
Bu mübalağalı saptamaların dediği gibi, referandumda halkı “evet” veya “hayır” oyu kullanmaya ya da “boykot” etmeye çağırmış olmak veya bu yönde oy kullanmış olmak, “sosyalist” harekette bir sınıfsal yarılmayı işaret eder mi? Bu tavırlardan herhangi birini takınmak bizim “sosyalizm”imizin nasıl bir dünya vaat ettiği bakımından ayırt edici bir gösterge sayılır mı?
Eğer içinden “sosyalist demokrasi” geçen bir “mikrokozmos”ta hep beraber yaşıyorsak, halktan ve birbirimizden şunu saklayamayız: Referandumda nasıl bir tavır takınılmış olması gerektiği konusunda hiçbir “sosyalist” parti ya da çevrede blok halinde tek bir eğilim yoktu. Olması da “eşyanın tabiatı”na aykırı olurdu.
Politik olarak “hayır” oyu kullanılması çağrısında bulunan partilerin merkez ve yerel birimlerinde “boykot”a katılmak ya da “evet” oyu kullanmaktan yana olanlar, “boykot” çağrısında bulunan parti ve gruplarda güçlü “hayır” ya da “evet” eğilimleri ve “yetmez ama evet” diyenler arasında diğerleri vardı. Bu tartışma referandum sürecinde devam etti, henüz bitmiş de sayılmaz.
O nedenle, kendi partisi içindeki muhalif “yoldaşlar”ını “ AKP işbirlikçisi”, “Ergenekoncu”, “ulusalcı” ya da “liberal” diye suçlamayanların, referandumda kendi partisinden farklı tavırlar takınmış olan diğer “sosyalist” güçleri de bu sıfatlardan esirgemeleri beklenir. Buna sırf ahlakiyat açısından değil açık, saydam, dürüst ve anlaşılabilir bir tartışma yürütmek için de ihtiyacımız var.
Bu gerçeği aklımızda tutarsak sosyalistlerin referandum tartışmasının, aşırı indirgemeciliğe düşmedikçe “sosyalizm” anlayışımız hakkında bir tartışmaya vardırılamayacağını görürüz. Bu tartışma “sosyalizm”e değil politik taktiğe, AKP hegemonyasına nasıl meydan okunabileceği ve referandumun 2011 seçimleri için bir açılış hamlesi olarak nasıl değerlendirebileceğine dair bir tartışmaydı ve sandıklar açıldığında tartışma pratik sonuçlarına ulaştı.
Halkoylaması öncesi bu sütunlarda, referandum sonrası tabloya ilişkin öngörümü şöyle dile getirmiştim:
“Şu halde, herkes kendisine şunu sormalı ve soruyor da: Gerçekte, egemen politik kutuplaşmada saflaşmaktan kaçınamayacağını göre göre, esasen Türk-İslam sentezi üzerine kurulu bir anayasal zeminde zahiri bir kuvvetler ayrılığı tartışmasına taraf olacağı bir ‘evet’-‘hayır’ denkleminde mi yer almak ister? Yoksa bu referandum sürecini ‘özgürlükçü ve antikapitalist bir emek ve özgürlük blokunun inşası’ ve ‘demokratik bir anayasa ve kurucu meclis talebi’nin propagandası için değerlendirmek ve bunun arkasına yığınak yapmak mümkün müdür? Boykot ikinci soruya olumlu yanıt vermenin zorunlu sonucu.
“Elbette herkesin ‘evet’ ya da ‘hayır’ derken bu kadar kılı kırk yarması gerekmeyebilir, Tayyip Erdoğan’a duyulan öfkenin kendisi başlı başına bir gerekçe olabilir, ‘hayır’ diye haykırmak için. Onu düşürmek için gerekli bir tek oyun bile başka bir yana gitmesi, sağduyunun terki gibi görünebilir. ‘Yetmez ama, evet’, demenin daha sofistike gerekçeler gerektirdiği de ortada. Ama orada da aklın gereğinin ‘evet’ demekten geçtiğine inananların sayısı hiç de az değil. Ama, şimdi en az ihtiyacımız olan şey sağduyu. Sağduyu bize değil, toplumu ‘evet’ ve ‘hayır’ ekseninde yaran hakim kutuplaşmanın iki ucunda yer alanlara gerekirdi (…) 

Başbakan’dan teşekkür
“Referandum nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın yalnızca onlar kaybetmiş olacak. Kazanan biz olacağız. Referandumda ister ‘evet’, ister ‘hayır’ demiş olsunlar bütün ezilenler ve emekçiler, 13 Eylül’de, kendi kendilerini yönetecekleri bir sosyal cumhuriyet için mücadelenin eşiğine varacaklar. Bu eşiği geçmenin zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu görenlerin görevi o kapıyı herkesten önce çalmaktır.”
Hangi niyetle ve hangi kuvvetle hangi doğrultuda propaganda yapmış olursak olalım, referandum sonrasında oluşan büyük politik güç denklemi tablosu bu öngörüyü doğruladı. “Hayır” oyları CHP + MHP blokununkiyle, “evet” oyları AKP+Fettullah Gülen+ Necmettin Erbakan blokununkiyle, “boykot” ve bilinçli geçersiz oy kullanma tavrıysa BDP+sosyalistlerin blokununkiyle eklemlendi.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın referandum sonuçlarını değerlendirirken “Devrimci Solcu İşçi Partili kardeşlerimiz”den esirgemediği teşekkür bu idrakin sonucuydu. ÖDP eski Genel Başkanı Prof. Hayri Kozanoğlu arkadaşımızın “yakın dönemde odaklanacağımız kesim hayır veren yüzde 42,3’tür” saptaması ve bu yüzde 42,3’ü MHP etkisinden arındırılmış yekpare bir “CHP’nin sürüklediği, son tahlilde sol-demokrat kamuoyu”na indirgeme çabaları da aynı algının soldaki simetriği olarak okunabilir.
Boykot çağrısı ise, sosyalistlere 2011 seçimlerine giderken bir “ezilenler ve emekçiler bloku”nun kurulmasına öncülük etmek, Türkiye siyasetinde “bir emek ve özgürlük” kutbunu yükseltmek için yöneltilmişti. Bu odağın bir tavzihe ihtiyacı yok. Sosyalistlerin “ezilenlerin ve emekçilerin boykot cephesi”nde yer alması için “evet ama” ya da “hayır ama” der gibi “boykot ama” demesi gerekmiyordu. Öcalan’ın İmralı’dan durmaksızın “Ben kapitalizme hizmet etmek istemiyorum. Kapitalizmin sistemini sevmiyorum. Ben kapitalist tekelciliğe karşıyım. Ben onların modernitesini kabul etmiyorum. Biz Kürdistan’da da sermayenin egemenliğine izin vermeyeceğiz” diyerek yön göstermesi sınıfsal dinamiklerle birlikte işleyince, Türkiye’nin kaderi bakımından asıl büyük ayrışma Güneydoğu’da gerçekleşti ve Kürt burjuvazisi referandumda BDP’nin yakasından düştü. “Boykot” Kürt hareketinin sola doğru büyük dönüşünün önünü açarken 2011 seçimleri için antikapitalist bir ittifakın da zeminini döşemiş oldu.
Bu çağrıyı kabul etmemiş oldukları için kimseye küsecek ve onları “sosyalist değilsin” diyerek defterden silecek lüksümüz yok. “Mükemmel” bir “sosyalizm anlayışı” arayışı otomatik olarak “mükemmel” bir politik taktiğe ulaştırmayabilir insanları her zaman.
Karl Marx, ‘Fuerbach Üzerine Tezler’inin ikincisinde “Nesnel [gegenständliche] hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilmeyeceği sorusu teoriye değil pratiğe dair bir sorudur” demişti. “İnsan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini [Disseitigkeit] pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur.”
Referandumun pratik sonuçları özellikle “yetmez ama evet” tavrını benimsemiş olanları AKP’nin liberal-muhafazakâr hegemonya alanına böylesine hapsetmişken, kendi dışındakilere dönüp “30 yıldan beri sadece önceki yıllarda edinebildiği gücünü değil, potansiyelini de giderek tüketip bugünlere gelen bu çok odaklı dünya, vaktiyle içinde ve çevresinde yaşatabildiği entelektüel-fikri ağırlıktan türeyen prestiji ve özellikle ’60-70’li yıllarda verdiği mücadelenin sağladığı moral üstünlüğü de büyük ölçüde aşınmış, artık sözü edilemez düzeye düşürmüştür” diyenlerin bu değerlendirmenin kendilerine en az başkalarına olduğu kadar yakıştığını görmeleri gerekmez mi?
20. yüzyıl devrimleri yenilirken sosyalist hareketin Türkiye’de bu yenilgiden kendisine düşen payı almamış olacağını düşünmek, gerçek karşımızda çırılçıplak dururken “bu bizim gerçeğimiz” değil diye çırpınmak beyhude. İstediğiniz yere çekilin, istediğiniz kapıyı kapatın, özgeçmişiniz sizi sırtınızdaki pelerin gibi izler.
Walter Benjamin’in dediği gibi, “Marx’tan feyz almış her tarihçi için sınıf mücadelesi, onlar olmaksızın hiçbir ince ve manevi şeyin var olamayacağı kaba ve maddi şeyler uğruna mücadeledir. Ama bu ince ve manevi şeyler kendilerini, sınıf mücadelesinin galibinin payına düşen ganimetler olarak değil, mücadele içinde cesaret, mizah, kurnazlık ve yiğitlik olarak gösterir, geçmişe dönük güçleriyle egemenlerin bugün ya da geçmişteki her zaferini durmaksızın sorgularlar. Geçmiş, tıpkı çiçeklerin yüzlerini güneşe dönmesi gibi, içinde bir günebakan saklıymışçasına, tarih göğünde yükselmekte olan bu güneşe döner. Tarihsel maddecilerin bu usul usul süren dönüşümü hiç gözden kaçırmamaları gerekir.”
Bu yükselen güneşe yaklaşmak için elbette devasa bir hamle gerekir, ne var ki bu hamlenin referandumda iyice belirginleşen hâkim kutupsallığın içinden gerçekleştirilebileceği tıpkı kuru su üretilebileceğine benzer saçma bir varsayım olmaktan ileri gitmez. Bunu görmek için, demokratik anayasa iddiasıyla referanduma giren AKP’nin referandum sonrası ilk icraatının bir “gizli anayasa” imal etmek olduğunu eklemeye bilmem gerek var mı?
AKP iktidarı altında Siyasal İslam’ın hegemonyasını pekiştirişi Cumhuriyet tarihini boydan boya kat eden siyasal-kültürel kamplaşmayı da yeniden üretiyor. Laiklik-İslamcılık; merkeziyetçilik-ademi merkeziyetçilik, Doğuculuk-Batıcılık olarak çeşitli düzeylerde kendini dışavuran bu kamplaşma sol ve sosyalist harekete emekçilerin gerçek çıkarlarıyla ilişkilendirilmemiş bir sağ-sol ayrımı halinde yansıyor.
Sosyalizmi, “modernleşme” ve “Batılılaşma”nın içinden doğacak bir gelecek halinde tasavvura dayanan Avrupa-merkezciliğin gölgesi altında gelişegelen Türkiye solunun kamplaşmanın taraflarından biri olmaktan çıkabilmesi emekçilerin gerçek yaşam koşulları içinden ilerleyen bir çalışma ve siyaset tarzını benimseyip benimsemeyeceğiyle yakından ilgili.
Sosyalizmin yeniden kuruluşunun imkânlarıyla buluşmak, hatta “sosyalizmi yeniden tanımlamak” için bile bu “sağ-sol” ikiliğinin ötesine, kapitalizmin hegemonya alanın dışına kurulan bir pratik faaliyete ihtiyaç var. Bu faaliyeti kurmak ve faaliyete katılmak için “boykot”a katılmış olmak şart değil. Ancak referandumda başka tutumları benimsemiş sosyalistlerin 2011 seçimlerinde AKP ve CHP’nin hegemonya alanının dışında üçüncü bir kutbun ne gibi bir değeri olabileceğini idrak için “boykot” sürecinin toplumsal muhalefete kazandırdığı momentumu bir kez daha düşünmelerinde yarar var.