'Reis' nereye koşuyor?

'Reis' nereye koşuyor?
'Reis' nereye koşuyor?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.

Adalet ve Kalkınma Partisi, artık Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı sevenlerin ve kayıtsız şartsız destekleyenlerin içinde örgütlendiği, başka da bir siyasi işlevi olmayan bir yapıya dönüşüyor
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

10 yıl önce, 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce AKP lideri olarak meydanlara çıkan Tayyip Erdoğan , “Dindar nesiller yetiştireceğiz, bunun için de eğitim sistemini değiştireceğiz” deseydi… “Kürtaj cinayettir” diye haykırıp yasaklanması gerektiğini ve sezaryenin de Türkiye ’nin nüfusunu azaltmak için uluslararası bir komplo olduğunu ilan etseydi… Opera salonlarına mescit yapılacağını vaat edip İstanbul’un Çamlıca tepesine büyük bir cami inşa etme sözü verseydi… Kürt şehirlerinin belediye başkanlarının, meclis üyelerinin, binlerce Kürt siyasetçisinin tutuklanmasına, hatta sivillerin uçaklarla bombalanmasına itirazı olmayacağını belirtseydi… Gerekirse yüzlerce öğrencinin ve gazetecinin tutuklanabileceğini de ekleseydi… Ve bütün bunların ardından gazetecilere dönüp “Sizi tasmalarınızdan kurtaracağız” dese ve bu arada “Sonra da kendi tasmalarımızı boyunlarınıza geçireceğiz”i ima etseydi… Yine de seçimlerden iktidar partisi olarak çıkar mıydı? Ne 2002 ne de daha sonraki 2007 ve 2011 seçimleri öncesinde Erdoğan böyle laflar etti. Oysa son zamanlarda ettiği laflar farklı, son aylarda değişik konuşuyor. Neden? Vakti zamanında “Demokrasi bir tramvaydır, gideceğiniz yere kadar gider orada inersiniz” dediğini hatırlayacak olursak, son durağa mı geldik? 

Erdoğan’ın dayanağı
Yakın çevresinin “Reis” dediği Erdoğan’ın bu kadar rahat, hatta pervasız olmasını sağlayan başlıca iki dayanağı var. Birincisi, büyüyen ekonomi ve bu büyümeden geniş toplumsal kesimlerin de payına düşenler. İkincisi ise AKP iktidarını tehdit eden askeri vesayetin geriletilmesi için atılmış adımlar.
Ekonomide büyük bir çalkantı olmadıktan sonra geniş kitlelerin siyasi tercihlerinin pek değişmeyeceğine güveniyor Erdoğan. Gerçekten de çok partili siyasi tarihe bakıldığında ekonomide ciddi sarsıntılar olmadan toplumsal-siyasal eğilimlerde büyük değişimler, dalgalanmalar görülmüyor. 1950’den bu yana her iktidar değişimi öncesinde ekonomide de büyük bir kriz ve tıkanma vardır. Kısa vadede ekonomide böyle bir türbülans öngörülmediği için Erdoğan da kendisine karşı ciddi bir toplumsal muhalefetin olmayacağını düşünüyor. Orta vadede ne olacağı ise meçhul tabii, hatta beş yıl ve sonrası için iyimser olmak hiç mümkün değil.
Öte yandan, 27 Nisan e-muhtırasının ardından 4 Mayıs Dolmabahçe Mutabakatı ile başlayan süreçte AKP’yi devirme sevdasında olan çok sayıda generalin, üst rütbeli subayın ve bu arada Veli Küçük’te cisimleşen bazı “derin devlet” adamlarının içeri tıkılması ve yargılanması küçümsenemez. AKP’nin kendi iktidarını korumak ve pekiştirmek için de olsa askeri vesayetin geriletilmesi için atılan adımlar, elbette önemli. Bunlar da demokrasi hanesine yazılınca, “demokratikleşme” doğrultusunda önemli “reformların” yapıldığı varsayılıyor. Buna sağlığın özelleştirilmesini hedefleyen ve adım adım da bu doğrultuda ilerleyen “reformları” ama şimdilik sağlık hizmetlerinin daha etkin hale gelmesini ve Kürtçe televizyon, hatta Kürtçenin seçmeli ders olması gibi birkaç “reform”la Kürt kimliğinin tanındığını, asimilasyonun sona erdiğinin ilanını ekleyin. Ve bütün bunların karşısında milliyetçiliğe sarılan parlamenter muhalefetin halini hatırlayın: Kürt muhalefetinin meşruiyetini ve etki alanını genişletemeyen, yer yer sekterliğe sürüklenen politikalarını düşünün ve nihayet sol/sosyalist hareketin bir türlü toparlanamayışını da dikkate alın… Sonuçta Reis’in neden bu kadar cüretkâr, bu kadar kibirli, bu kadar kendinden emin olduğunun şifrelerini çözersiniz. 

Stadyum kongreleri
Erdoğan’ın tam bir “Reis” haline gelmesi stadyumlarda yapılan kongrelerle de kendisini farklı bir şekilde ortaya koyuyor. Stadyumda kongre yapmak demek aslında “fikri bir platform” olması gereken gerçek bir kongre değil, bir kitle gösterisi, “siyasi nümayiş” yapmak demektir. Fikirlerin, tezlerin, politikaların tartışılmadığı, farklı adayların yarışmadığı bir kongre demokratik bir partinin olmadığının da göstergesidir. İl başkanlarının bile konuşamadığı, liderin gelip nutuk verdiği on binlerce insanla yapılan toplantılar nasıl “kongre” olarak nitelendirilir? Stadyumlarda kongre toplamanın ne “muhteşem” bir şey olduğunu, Erdoğan’ın “çıtayı çok yükselttiğini” söyleyenler sadece siyasi partiler ve demokrasi konusunda cehaletlerini sergilemekle kalmıyorlar, bu stadyum kongrelerinin AKP’nin bir siyasal parti olarak sonunun ilanı olduğunun da farkında değiller. AKP artık Tayyip Erdoğan’ı sevenlerin ve kayıtsız şartsız destekleyenlerin içinde örgütlendiği, başka da bir siyasi işlevi olmayan bir yapıya dönüşüyor. Stadyum kongreleriyle AKP gerçek bir siyasi parti olmaya veda ederken, Erdoğan da bugüne kadar sürdürdüğü tarzda bir siyasi hayata veda ediyor.
Demokratik bir toplumda siyasi partiler toplumla ilişki kurma aracı, kitlelere nüfuz etme kanallarıdır. Liderler bu anlamda siyasi partilere ihtiyaç duyarlar. Ama siyasi partiler bu misyonlarından uzaklaştıkları ölçüde bunun yerine geçmesi gereken, yerini alması gereken başka veya benzer bir organizma olmalıdır. Çağımızda bu organizma devletten, devlet aygıtından başka bir şey değil. Başkanlık, yarı başkanlık, partili başkanlık gibi çeşit çeşit başkanlık tartışmalarının gündeme taşınmaya çalışıldığı mevcut ortamda, artık Erdoğan açısından AKP, kendisini Çankaya’ya taşıyacak bir araç, bir maniveladan başka bir şey değil. Cumhurbaşkanı olduktan sonra ise artık AKP gibi bir araca ihtiyacı kalmayabilir. 

2024’e kadar sürer mi?
Erdoğan bir kez Çankaya’ya çıktıktan sonra toplumla ilişki kurmasının aracı devlet aygıtı haline gelecektir. Liderin devletle bütünleştiği, devletin çeşitli aygıtları aracılığıyla toplumla ilişki kurduğu koşullar ise artık demokrasinin tümüyle budandığı, otoriter de değil totaliter bir rejime doğru gidiş anlamına gelir. İnsanların gündelik yaşamına ve ilişkilerine müdahale demek olan kürtaj/sezaryen tartışmaları böylesi bir toplum ve devlet düzeni hakkında yeterince fikir verir. Totaliter bir devlet tam da bunu yapar: Gündelik hayatın akışına, örgütlenmesine müdahale eder. Lider, “Reis” kendi suretinde bir toplum yaratmaya kalkışır.
Her defasında oylarını artırarak üst üste üç seçim kazanmak ve on yıl kesintisiz iktidar olmak elbette müthiş bir başarı ve nasıl baş döndürücü, hatta baştan çıkarıcı olduğu görülüyor. Bir de 2014’te yapılması beklenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve ardından 2019 seçimlerini de Erdoğan’ın kazandığını ve 2024’e kadar ülkeyi yönetmeye devam ettiğini düşünün!
Doğrusu, şu an için bu yol açık görünüyor. Emeği ve Kürt halkını kucaklayan geniş, güçlü bir demokratik muhalefet inşa edilip de aynı yola çıkmadığı sürece…