Renksiz/sivil anayasa ne demek?

2007 yılı, anayasa tartışmaları yönünden hayli bereketli geçiyor. Cumhurbaşkanı seçiminin ardından gündeme gelecek gibi görünen anayasa değişikliği çalışmasının ise, yeni bir anayasaya mı yoksa anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine mi ilişkin olacağı belirsiz.
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

2007 yılı, anayasa tartışmaları yönünden hayli bereketli geçiyor. Cumhurbaşkanı seçiminin ardından gündeme gelecek gibi görünen anayasa değişikliği çalışmasının ise, yeni bir anayasaya mı yoksa anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine mi ilişkin olacağı belirsiz. Ancak yapılan her ne olursa olsun istenenin daha demokratik bir anayasa olduğu açık. Buna, sivil ve renksiz anayasa diyenler de var. İkincisi yersiz bir adlandırma. Her anayasa hatta her tüze metni renklidir. Çünkü bir tüze siyaseti sonucunda oluşturulmuştur, siyasal/toplumsal mücadelelerin ürünüdür. Tarık Zafer Tunaya, eserlerinden birine İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa başlığını koyarken, hak ve özgürlüklerin nasıl bir siyasal savaşım sonunda ve ne kadar çok bedel ödenerek kazanıldığını anlatmaya çalışmıştı. Dolayısıyla bir anayasanın kim hazırlarsa hazırlasın renksiz olması olanaksız. Zafer Üskül, herhangi bir ideolojiyi dayatmayan anayasadan söz ediyor ve buna 'renksiz' diyor. Oysa anayasanın bir ideolojiyi benimsemiyor olması pek mümkün olmadığına göre Üskül'ün kastettiği de, 'liberal renkte' bir anayasa olmalı.
Muhafazakâr parlamento
Anayasa değişiklikleri konusunda Üskül'ün ve AKP'den sipariş alan Ergun Özbudun'un söyleşileri dışında bilgi sahibi değiliz. Öngörülen ve çoğu da olumlu görünen değişikliklerin büyük kısmı anayasacılığın yeniden keşfi olmasa gerek. Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru, HSYK, YAŞ kararları ve yetkileri sınırlandırılmış Cumhurbaşkanı'nın tek başına yaptığı işlemlerin yargı denetimine açılması, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması, 12 Eylül ve o dönem tüze düzeninin sorumlularının yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddenin kaldırılması, ifade hürriyetinin önündeki engellerin daha da azaltılması, 66. maddedeki, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" cümlesindeki 'Türk'tür'ün, 1924 Anayasasına benzer şekilde 'Türk denir' şeklinde değiştirilmesi, milletvekili dokunulmazlığının sınırlandırılması, YÖK'ün planlama ve koordinasyon yetkileriyle sınırlandırılması vs. Kuşkusuz tüm bu değişiklik önerilerinin (bir gün tam metni görme şansına erişebilirsek) tek tek ele alınması gerekir, ki bu başka bir yazının konusu olabilir. Ancak şimdilik bir iki satırla değinmek gerekirse, 20 küsur yıldır savunulan, YÖK'ün yetkileri sınırlı bir koordinasyon kurulu haline getirilmesi değil, kaldırılmasıdır. Talep edilen "özerkliktir" ve bilimsel özgürlüğün güvencelerinden en önemlisi de budur. Yine de öngörülen düzenleme (haberlerden anlaşıldığı kadarıyla) idari özerkliği (mali kısmı belirsiz) çağrıştırıyor ve eğer böyleyse yetersiz de olsa olumlu bir adımdır. Din dersleri konusunda ise, 'isteyenin din dersi alması' ile 'isteyenin çocuklarını muaf tutabilmesi' arasında çok fark var. İkincisi fiilen zorunluluk sonucunu doğuracağı için ilki tercih edilmeli. Dokunulmazlıkların sınırlandırılıyor olması son derece yerinde; bazı suçlarda (eğer seçilmeden önce işlendiyse) dokunulmazlık yok. Söz konusu suçlar, seçildikten sonra işlendiyse yargılama mümkün ancak tutuklama parlamento kararı gerektiriyor, ki bu düzenleme kurumun ruhuna uygun görünüyor (Fransız sistemini çağrıştırıyor). 25 yıldır geçmeyen geçici 15. maddenin kaldırılması ise, her ne kadar o dönem sorumlularının yargılanmasına ilişkin (zaman aşımı vs.) tartışmaları beraberinde getirecek olsa da, çeyrek yüzyıllık bir düşün gerçekleşmesi anlamına geliyor. Kuşkusuz bu değişiklik (ki daha önce de TÜSİAD ve TOBB tarafından da önerilmişti) taleplerinin AKP'ye ulaştırılması, tek başına anlam ifade etmiyor. Çünkü anayasaları nihai olarak anayasacılar ya da sivil toplum değil, parlamento kabul eder. Öneriler Komisyon'da ele alınıp Kurul'a geldiğinde orada yapılacak görüşmeler, yöneltilen kurumsal ve toplumsal muhalefet önemli. YAŞ kararlarının yargı denetimine açılması önerisi yerinde, tabii ancak sonucu büyük ölçüde TSK'nın vereceği tepki belirleyecektir. Yine, MGK'nın tamamen kaldırılması ya da yapısının değiştirilmesi teklifinde olduğu gibi. TSK'nın siyasal yaşamdaki etkisinin büyüklüğünü MGK ile açıklamak mümkün mü? Ya da 25 yıldır YÖK'ün kaldırılmasını savunan solcu aydın ve akademisyenlerin azımsanamayacak kesiminin, AKP'nin önerisi gündeme geldiğinde bu kurumu cansiperane korumaya çalışacaklarını varsaymak hayal ürünü mü olur? Açıklamalarının ardından Üskül'ün başına gelenler, hemen herkesin bu önerileri ilk kez duymuş gibi davranması, manidar değil mi? Din derslerini zorunlu olmaktan çıkarmak gerektiğinde, birkaç yıl önce zinayı suç haline getirmek isteyen AKP bunu kendi tabanına açıklamakta zorlanmayacak mı? Dolayısıyla dile getirilen değişiklikler kulağa çok hoş gelse de parlamentonun önüne sayısız sorun çıkacağını tahmin etmek mümkün. Tabii parlamentonun (haydi DTP'lileri ve bazı bağımsızları bir yana bırakalım) üç milliyetçi-muhafazakâr eğilimli partiden oluştuğunu da gözardı etmemeli. Bu arada, söz konusu önerinin örneğin sendikal haklar, toplu iş sözleşmesi, sosyal harcamalar, yani sosyal devlet önlemleri konusunda ne gibi değişiklikler içerdiği de henüz belirsiz. Asıl renk, bu konulardaki düzenlemelerin içeriği anlaşıldığında ortaya çıkacak. Eğer renksizlikten ve sivillikten sosyal devlet önlemlerine boşvermek anlaşılıyorsa, vay yurttaşın haline. Çalışanlar, HSYK kararları yargı denetimine açıldığı için çok mutlu olurlar herhalde.
Laiklik ve cumhuriyet
Gelelim Üskül'ün 'yalandan' öfke uyandıran önerisine. Hocanın karşı olduğu Atatürk milliyetçiliği, ilke ve devrimleri gibi konular yıllardır tartışılıyor. Dolayısıyla tepki gösterenler yeni duymuş olamaz. Üskül, anayasanın söz konusu ifadelerden olabildiğince arındırılması gerektiğini savunuyor. Peki, demokratik bir anayasa için bu gerekli mi?
Atatürk ilke ve devrimleri ifadesi dile getirildiğinde, 'ne yani altı oku benimsemeyen bir parti ya da meclis çoğunluğu olamaz mı' sorusunu yöneltenler var. Bunun, 'Atatürk'ün eşi de başörtülüydü' diyen İslamcıların yaptığı çarpıtmadan farkı yok. Kuşkusuz Anayasa Mahkemesi de dahil tüm kurum ve kişiler, ilke ve devrimlerden kastedilenin özellikle cumhuriyet ve laiklik olduğunun farkında. Her ikisi de bu ülkedeki demokrasi ve aydınlanmanın olmazsa olmazları ve anayasalarımızda da bu nedenle yer alırlar. Özellikle laiklik, iktidarın artık yeryüzünde olduğunun ve dinin yeryüzü işlerine karıştırılamayacağının, toplumsal ilişkilerde/sorunlarda akla dayanan çözümlerin çoğunluk tarafından benimsenmesi gerektiğinin (ki bu benimseme demokratik rejim açısından vazgeçilmezdir), yani bir başka deyişle aydınlanmacılığımızın en azından ilkesel düzeyde kabulüdür. Cumhuriyetçilik de bu bağlamda ele alınmalı. Kuşkusuz cumhuriyet ve demokrasi özdeş, biri diğerinin 'olmazsa olmazı' kavramlar değil. Böyle olsaydı demokratik krallıkları (örneğin İngiltere) açıklayamazdık. Ancak Türkiye'nin tarihsel serüveninde (örneğin Fransa, Portekiz, Yunanistan ve İspanya'da da, kralcılığa karşı cumhuriyet sloganı ile mücadele edildiği gibi) cumhuriyetçilik sadece bir slogan değil, demokrasi idealinin geliştiği savaşım alanının fidanlığı oldu. Bu nedenle Atatürk ilkeleri ifadesinden, cumhuriyetçilik ve laiklik yani 'kurucu felsefenin' sacayakları anlaşılmalıdır.
Atatürk milliyetçiliği ise çok tartışmalı ve ilk kez gündeme gelmiyor. 27 Mayıs'ın ardından, milliyetçiliğin anayasada yer alıp almaması gerektiği tartışılmış (özellikle Milli Birlik Komitesi ve Temsilciler Meclisi arasında) ve 1961 Anayasası'nın 2. maddesine konmayan milliyetçilik, Başlangıç kısmına konmuştu; demokratik, sınırlı bir tanımı yapılmaya çalışılarak. Cumhuriyet'in niteliklerini hükme bağlayan 2. madde ile de Başlangıç'a atıf yapılmıştı. 1961'de milliyetçiliğin, Anayasa metnine değil de anayasaların (aslında yapıcılarının) ruhunu özetleyen ve özellikle II. Dünya Savaşı sonrası anayasalarında yer alan Başlangıç'a konmasının nedeni, 20. yüzyılda, özellikle savaş sonrası Avrupasında, saldırganlığın ve emperyalizmin kışkırtıcısı olarak kullanılır hale gelmesi ve neredeyse küfür olarak algılanmasıydı. O günden bu güne daha 'temiz' bir anlam kazandığını savunmak da güç. 1982 Anayasası ise, milliyetçiliği hem Başlangıç hem de 2. maddesinde anıyor. Başlangıç'taki ifade, 1961'den farklı olarak (orada Türk milliyetçiliğiydi) Atatürk milliyetçiliğidir. Kuşkusuz bununla anlatılan 'ırkçı olmayan' bir milliyetçilik ancak yine de tanımı hayli belirsiz ve tartışmalı. Üskül'ün bu noktadaki eleştirisi yerinde. Çünkü anayasa metnine dahil kabul edildiği için Başlangıç kısmı, Anayasa Mahkemesi'nin yargılamada başvurabileceği (tüzel etkisi her ne kadar ikincil de olsa) düzenlemelerden biri durumunda. Dolayısıyla, Üskül'ün milliyetçiliğe ilişkin önerisi desteklenmelidir.
Devletler, anayasalarında insan derisi pahasına elde edilmiş evrensel ilkelere olduğu kadar, kendi tarihlerinin tortusuna da yer verir. Kuşkusuz demokrasinin olmazsa olmazları vardır. Ancak bir demokratik devletin anayasal sistemi içinde antidemokratik kabul edilebilecek bir ilke, bir başkasının anayasasında yer alabilir ve bu durum, o anayasanın sivilliğine halel getirmez. Örneğin ABD Anayasası'nın 2. Ek'inde yer alan ve silah sahibi olmayı anayasal güvenceye bağlayan düzenlemenin ABD anayasasını antidemokratik yapmadığı gibi. Oysa böyle bir hüküm Türkiye'de düşünülemez (en azından şimdilik!). Ya da İngiltere'de Kraliçe'nin Anglikan Kilisesi'nin başı, Norveç'te Kral'ın Evanjelik Luteryen olma zorunluluğunun (ki herhalde ikisinin de laik olduğu kabul edilebilir), Türkiye için bir anlam ifade etmemesi gibi. İşte Türkiye'de de Atatürk'ün, kurucu felsefenin bir simgesi olarak, özellikle laiklik ve cumhuriyetçilik ilkeleri bağlamında, Anayasa'da yer alması, anayasayı antidemokratik bir metin haline getirmeyecektir. Her anayasa, sütten ağzı yanan toplumların, yoğurdu üfleyerek yeme isteğinin izini taşır.

MURAT SEVİNÇ: Dr., Mülkiye