Rıza demokrasisi

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı "meselesini" bu defa da demokrasinin bazı temel parametreleri etrafında ele alalım. Türkiye'de henüz yeterince tartışılmamış olan bu parametrelerin müzakeresi herhalde Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığını aşacak...
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı "meselesini" bu defa da demokrasinin bazı temel parametreleri etrafında ele alalım. Türkiye'de henüz yeterince tartışılmamış olan bu parametrelerin müzakeresi herhalde Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığını aşacak, bu sorunu bir "zihniyet" meselesi olmaktan çıkartacak ve galiba bütün cumhurbaşkanlığı seçimlerine teşmil edilebilir bazı özellikler içeriyor. Eğer iş kısır zıtlaşmalardan ve şahsiyet meselelerinden kurtarılıp bu zemin üstünde muhakeme edilirse önümüzdeki seçim sürecinin demokrasinin sınırlarını genişletme olanağı haline getirilmesi de mümkün olabilir. Bu bakımdan şunu söylemek kabil: Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olup olmamasını belirleyecek asal unsur demokrasinin bazı derin, dip bileşenleridir.
AKP ve rıza demokrasisi...
Demokrasi, sadece Türkiye'nin büyük sorunu olarak biçimlenmiyor AKP karşısında. İktidar partisi demokrasiyi hem cumhurbaşkanlığı seçimlerinde daha önce değindiğim (Radikal İki, 31 Aralık 2006) gibi devlet-içi-uzlaşması olarak kullanmak zorundadır hem de parti içi gerilimlerin azaltılması maksadıyla. Biraz ayrıntılandıralım.
Eğer AKP'nin tarihsel misyonu (devletle yakınlaşmak isteyen Anadolu kökenli muhazakâr-İslami sermayenin partisi olmak) hakkında söylediklerimiz doğruysa bunun ancak demokrasinin belki de en ontolojik kavramı olan uzlaşma (consensus) ile gerçekleşmesinden başka yolu yoktur. Ancak demokrasinin örtülü kavramlarından birisi olan rıza (consent) kavramına giderek sağlanabilir bu. Açacağımız bu rıza kavramı AKP içi gerilimleri de teskin edecektir. Çünkü, rıza sadece demokrasinin değil İslamın da kurucu, işlevsel ve hegemonik kavramlarından birisi olan icma-i ümmet olgusunun temelini meydana getirir.
Rızaya dayalı bir demokrasi öze dönüktür ve hem diyalojik olma hem de fonksiyonel olma amaçlarını sağlar. Bunun muhakeme edilmesi Türkiye'deki yerleşik demokrasi anlayışının çok önemli kısıtlamalarından birisi olan biçimselliği aşmak anlamına gelir. Türkiye sağı bugüne değin hem muğlak hem de yanlış bir biçimde milli irade kavramına yönelerek kendisini tanımladı. Milli irade farklı anlamlarının yanı sıra bu kesim için parlamenter çoğunluk ve onun dışında herhangi bir hareket imkanının bulunmaması demektir. Her ne kadar demokrasinin özü o parlamenter çoğunluğun elde edilmesine dayalıysa ve gene her ne kadar parlamenter çoğunluk yürütmeyi işletebilmenin yapıtaşıysa da mutlak yürütme anlayışına dayalı bir demokrasi literatürün belirlediği iktidarın demir yasasını hazırlayacak ve öze dönük bir demokrasiyi boğacak en kuvvetli unsurdur. Farklı bir demokrasi anlayışının ilkesel kuralı azınlık hakkının korunmasıdır ve bu ancak rıza ile gerçekleştirilebilir. Bu bakımdan rızayı yukarıda diyalojik demokrasinin trampleni olarak işaret ettik. İmdi...
Erdoğan parlamenter çoğunluğa dayanarak cumhurbaşkanı olabilir. Buradaki soru bu iradenin rızayı ne derecede kapsayacağıdır. Bu soru hemen "kapsamayacaktır" gibi bir önyargıyı içeriyor sanılmasın. (Tam tersine Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olup olmamasının diğer nesnel boyutları ve ona dönük öznel değerlendirmeler başka bir yazıda ele alınacak.) Fakat gelinen nokta böyle bir vurguyu önceliyor. Bu ayrıntı milli irade-çoğunluk özdeşliği ve hegemonyasının diyaloji-katılım-azınlık ekseniyle dönüştürülmesi anlamına geliyor. İkincisi ve herhalde daha önemlisi bu yaklaşımın sivilleşme yönündeki icrai tesiridir.
Milli irade-çoğunluk, demokrasinin alanını daraltıcı etki yaparken aynı zamanda devlet-siyaset gerginliğini çoğu kere çok yanlış biçimde devlet lehine çözdü, dolayısıyla çözemedi. Oysa dissensusa açık ve onu ontik olarak kapsayan bir konsensus tanımı gereği siyasaldır. Siyasal olansa daima sivildir ve toplum vurguludur. Bugün AKP'nin Türk sağının tarihselliği içinde tuttuğu yer ve onu biçimlendiren yeni siyaset olguları eğer toplumsal içerikli bir sivilleşmeye referanslıysa şimdi yapılması gereken bu sivilleşmenin siyasallaşmasıdır. AKP'nin bünyesindeki sermaye-taban ikilemini tümleştirerek aşacak olan da budur: Rıza üstüne oturtulmuş bir siyaset kurgusu. Şunu tekrarlamakta beis yok: Türk sağı, bugüne değin, Türk modernleşmesinin ana epistemolojik özelliğini takip etti ve onunla özdeş bir yöntem izleyerek kendisini ikili karşıtlıklar üstüne oturttu. Bunu bir parça açalım.
Türkiye'de yaşanan "yaralı" demokrasinin bu niteliğini meydana getiren en önemli olgu bu demokrasinin kapsayıcı değil dışlayıcı, olumlayıcı değil olumsuzlayıcı olmasıdır. Toplumsal kurgumuzun modernitenin dokusuna dayalı olarak üzerine bina edildiği dikatomiler demokrasi platformunda da kendisini gösterince çoğunluk-azınlık, milli irade-seçkincilik türünden zıtlaşmalar gitgide dışına çıkılmaz, genişletilmez, çelik bir kasnakla sarılı, içine kapalı hücrelere döndü. Birbirini etkilemeye olanak bulmayan çelik çeperli hücreler! Böyle bir demokraside savunulan ama dışa kapalı bir biçimde savunulan kavram, isterse milli irade gibi önemli ve demokrasinin temel parametrelerinden sayılan bir kavram olsun, gene de son kertede demokrasiyi boğacaktır. Oysa milli irade ancak kendi dışına dönükse bir anlam türetebilir, işlevsel olabilir.
İçedönük-dışadönük sivilleşme
Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı diğer parametrelerin yanı sıra bir de bu kat yerini çiziyor. Bu cumhurbaşkanlığı devletçi elitist yapıyla sivil "dışarısı" arasında cereyan edecek gibi görünüyor, bütün benzeri seçimlerde olduğu gibi. Artık bunu aşmanın zamanı geldi. Bu fırsat bir kez daha kolaylıkla harcanabilir. Bu hatanın kritik eşiği bir illüzyondur: Eğer reel sivilleşme farkında olmayarak retorik sivilleşmeye feda edilirse kazancın devletçi-seçkinci elite ait olacağından kimse kuşku duymasın. Çünkü o ahvalde bir başka yazımızda belirttiğimiz üzere Türk siyasal modernleşmesi (Edmund Burke'den beri devam eden bütün muhafazakâr pozisyonlarda olduğu gibi) kitleyi (mass) bir defa daha güruh (mob) olarak tanımlama ve elitist bir manipülasyonu (elbette bütünüyle yanlış olarak) haklılaştırma sürecine girecektir. Bugüne kadarki cumhurbaşkanlığı seçimleri bu güzergahı izledi. Şimdi onu aşma fırsatı ortaya çıktı.
Söz konusu fırsat içedönük sivilleşme ile dışadönük sivilleşme arasındaki fark hatırlanarak tanımlanabilir. Şunu kabul etmek gerekir: Türk siyasetinde sağın mevcudiyeti daima siyasete tekabül eder. Devletçi merkezin dışladığı siyaset, paradoksal olarak söyleyelim, politik arenaya sağın eylemi ve etkinliğiyle girdi. Bu olgu 2002 seçimlerinde de değişmedi. O seçimler, diğer özelliklerinin yanı sıra 28 Şubat'a ve merkezin içi boşalmış siyasetine bir tepkiydi. Bu bakımdan da siyasal yapımızın negatif demokrasi anlayışını bir kez daha pozitif demokrasi ile dönüştürme sürecinin bir halkası olarak görülebilir. Bu meyanda hareketin içinde bir sivil boyutun olduğunu düşünmek malum tabiriyle eşyanın tabiatındandır. Ne var ki, önemli olan daima bu biçimsel ve yapısal adımdan sonra gelen adımdır. O bakımdan siyasal sağın içerdiği kapasite eğer sivilleşmeyi mutlak ve salt yapısal bir özellik olarak kaydederse bu bir anlam ifade etmez. Yapısal olarak sağın içinde barındırdığı otantik sivilleşmeye ben içedönük sivilleşme demek gerekir kanısındayım. Bu sivilleşme katılımcı bir performans gösterir ve özelliklerine yukarıda değindiğim diğer boyutları içermeye başlarsa dışadönük sivilleşme süreci işlerlik kazanır.
Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı bu noktada duruyor. Buradan ileriye atacağı bir adımla içinde bulunduğu siyasetin iradi ve rızaya dayalı sınırlarını çizecektir. Buna mukabil seçim sürecini mevcut çoğunluğu (ki, adı milli irade koyulacaktır, bir kez daha) kullanarak ve salt ona itibar ederek yönlendirecekse kararı yukarıda değindiğimiz sekterlikleri içeren bir nitelik taşıyacaktır.
Hemen şunu belirteyim: Burada sekterlikten söz ederken de Erdoğan'ın atması gereken adımın bana göre doğru olanını tanımlarken de bunu meşru zeminlerde cereyan eden, demokrasi dışı her türlü kuvvetin sürece müdahil olmaktan kesinlikle uzak kalacağı, kalması gereken bir düzeyi tasavvur ederek belirtiyorum. Kısacası, tartışma sadece demokrasinin kendisiyledir. Demokrasiyle demokrasi dışı bir gücün karşılaştırılması da tartışılması da zaten söz konusu değildir. Buna mukabil bugün AKP'de Erdoğan'ın temsil ettiği dışadönük sivil-uzlaşmacı kanatla mesela Arınç'ın temsil ettiği içedönük-şahin kanat arasındaki mücadele bundan sonraki tartışmanın daha büyük bir oranda AKP içinde yoğunlaşacağını ortaya koyuyor ki, bu da, Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olup olmayacağının bir başka açıdan verilmiş yanıtıdır.
Gene de buradan ileriye nasıl geçilir sorusunun yanıtını bir sonraki yazıda ele alacağım ve sorunun genel iradeyle olan ilintisini irdeleyeceğim.