Romantik ve askeri kültür

İstanbul'da şehrin merkezi sayılabilecek bir bölgede, ana caddelerden birine bakan evimin penceresinden birçok bayrak görünüyor. Bazen gündüzleri, bazen de saat gece yarısını gösterdiğinde ve hatta sabaha karşı...
Haber: AYŞE KADIOĞLU / Arşivi

İstanbul'da şehrin merkezi sayılabilecek bir bölgede, ana caddelerden birine bakan evimin penceresinden birçok bayrak görünüyor. Bazen gündüzleri, bazen de saat gece yarısını gösterdiğinde ve hatta sabaha karşı, ellerinde Türk bayraklarıyla, genelde 15-16 yaşlarında gençlerden oluşan gruplar bağırarak ve klaksonlar eşliğinde geçiyor. Bir iki gün önce, anaokulu öğrencileri geçti. Ellerinde bayraklar bağırıyorlardı: "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" diye. Önde küçüklerden birinin elini tutarak yürüyen, öğretmen olduğunu sandığım genç bir kadın onlara bayrak sallayarak eşlik ediyordu. Penceremdeki görüntünün aynısı ekranlarda da var. Geçen gece çeşitli televizyon kanalları arasında dolaşa dolaşa izlediğim haber programlarında onlarca kez "coşku" ifadesine yer verildi. Coşkulu kalabalıklar ellerinde bayraklar, sloganlar eşliğinde yürüyor Türkiye'de. Nereye? Görünen o ki savaşa doğru yürüyorlar, "beni de askere alın" diye bağıran kadınlar ve erkekler elele. İnanması güç ama galiba kana kan, dişe diş şeklinde ifade edilebilecek erkeksi ve militer bir kültüre teslim olduk. Son günlerde, öldürülen PKK'lı sayısında artış var. Haberler artık daha ziyade bunlara yer veriyor. İntikam alınıyor merak etmeyin arkadaşlar havasında. Ülke semaları testosterondan geçilmiyor. Hemen her yerde erkeklik, cemaat havası ve askercilik kol geziyor.
Böyle bir ortamda, kadınsı, bireyci ve vicdani retçi olmak daha en baştan suçlu olmaya benziyor. Adeta kaybedilen genç canlara üzülmek için ille de milliyetçi olmak gerekiyor. Milli ve askeri cemaatin hepimizi yuttuğu bir noktadayız. Geçenlerde, bir futbol maçı öncesi, Bolu'da bir stadyumda seyirciler mavi komando bereleri giyip hep bir ağızdan asker andı içmişler, "coşku" içinde. Gazeteler, televizyonlar, kırmızı-beyaz ve haki renklerin hakim olduğu reklamlardan geçilmiyor. Tek vücut olmuş bir Türkiye'de birey olarak kalabilmek çok zor. Cemaat duygusunun cazibesini faşizmi çalışmış olanlar iyi bilir. Cemaatler, insanlara bireysel başarısızlıklarından, belki de boşa geçmiş olduğunu düşündükleri yaşamlarından sıyrılma fırsatı verir. Hep birlikte, cemaat olarak hareket ederken, aklın yerini coşkular alır. Hatta öyle ki, bir üzüntünün tetiklediği toplu eylemler bir süre sonra çıkış noktasından uzaklaşıp eğlenceye dönüşebilir. Sabaha karşı evimin önündeki caddeden slogan atarak geçen gençler, üzgünlüğü ve ciddiliği yitirmiş, aslında eğlenmeye başlamış gibiydiler. Ağlamak ile gülmek arasında gidip gelirken, aklı kullanmaya pek gerek kalmıyor. Türkiye'de futbol kültüründe yaygın olan "coşku" artık siyasal kültüre de egemen oldu. Coşkulu, romantik, erkeksi, askeri hisler ile birbirine kenetlenmiş olan Türkler dünyaya meydan okuyorlar. Siz hâlâ nefes alabiliyor musunuz?
Romantizm ve coşku
Penceremden baktıkça, aklıma faşizm düşüyor. Alman faşizmini George Mosse ve Hans Kohn gibi yazarlardan öğrenmiş iseniz eğer, faşizmin ortaya çıkmasından çok daha önce ortaya çıkmış olan romantik edebiyat üzerinde durmak gerektiğini bilirsiniz. Almanya'da 19. yüzyılın başlarında bir Aydınlanma eleştirisi olarak ortaya çıkan romantik edebiyat ile faşizm arasındaki ilişki son derece önemlidir. Romantikler 18. yüzyılın yaygın akılcılığını kıyasıya eleştirirler. Onlara göre bireyleri yönlendirecek olan pusulanın akıl ve muhakemeye değil de duygu ve sezgilere dayanması gerekir. Daha ihtiraslı olanlar daha dolu bir yaşam sürebilir. Örneğin romantizm, sanatçıları her şeyden önce ihtiraslı ve duygulu kişiler olarak tanımlar (hatta sanatçıları akıl-dışı ve temelde duygusal varlıklar olarak tanımladığı için J.J. Rousseau bile ilk romantiklerden kabul edilir). Romantizm bilinçaltının derinliklerini deşen, akıldışı ve coşkulu olan her şeyi yücelten bir tavrın edebiyatı, şiiri, hatta yaşamın kendisini zenginleştireceğini varsayar. Kohn'un ifadesiyle, bu öylesine bir derinliktir ki ölçüp kontrol etmekten ziyade, kişinin kendisini kaybetmesine yarar. (H. Kohn, Prelude to Nation-States, 1967, s. 169-170). Ölçmeye değil de içinde kaybolmaya yarayan bir derinlik... Ya da bir kara delik... Türkiye o delikten aşağıya hızla savruluyor. Coşku içinde, bağırıp çağırarak, alkışlarla, duygu yüklü olarak, akıllara ziyan bir şekilde.
Romantizmin siyasal alandaki önemli fikir babalarından Adam Müller'a göre kozmopolit bir toplumun üyesi olduğunu söylemek, cinsiyetinin ve şerefinin olmadığını söylemek ile aynı şeydir. (Kohn için de zikredilmiştir, s. 192-193). Böyle bir ifade karşısında insanın "ben yapmadım hakim bey" diyesi geliyor. Müller'e göre, insanların şerefli olabilmesinin tek yolu kendilerini daha yüce bir varlık için feda etmeye hazır olmalarıdır. Bu daha yüce varlık ise, 'millet'ten başka bir şey değildir. Belki de Türkiye'de akademide, aydınlanmayı çalışmaya verdiğimiz önemi, romantizmi çalışmaya da vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Kendimizi anlamak ve eleştirebilmek için. Duyguların kolaycılığına teslim olmamak, aklı daha iyi savunabilmek için.
Duygular ve Amerikan karşıtlığı
Türkiye'de milliyetçi ideolojinin doğuşunu, Yusuf Akçura'nın 1904 tarihli "Üç Tarz-ı Siyaset" makalesine götürmek mümkün. Çünkü bu makalede, Türkçülük siyasal bir akım olarak telaffuz edilmişti. Cumhuriyet'in ilk yıllarının önemli düşünürleri, milliyetçiliği, devleti muhafaza edebilmek ve Batılı olabilmek için bir araç olarak gördüler. Batı'da var olan milli egemenlik bizde de olmalıydı. Türk milliyetçiliğinin bu araçsal özelliği, Cumhuriyet tarihi boyunca hiç değişmedi. 1960'lı yılların Batı karşıtı hareketlerinin temelinde milliyetçi Türk sağı değil, Türk solu vardı. 1968'de Amerikan 6. filosu Türkiye'yi ziyaret ettiğinde "yankee go home" diye bağırarak eylem yapanlar solculardı. 11 Eylül saldırılarından sonra, ABD'nin Irak'ta başlattığı savaş bu durumu değiştirdi.
Bunun ardından gündeme gelen Süleymaniye'de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi olayı son derece ciddi bir Amerikan karşıtlığının malzemesi oldu. Bu konuyu işleyen ve Türklerin intikamını almaya odaklanan Kurtlar Vadisi-Irak filmi piyasaya çıktığında Can Dündar, Türk sağının Batıcılıktan kopmasına işaret eden "Saflara hoşgeldin Polat!" başlıklı son derece önemli bir yazı yazmıştı. (5 Şubat 2006, Milliyet). Artık Türk sağı ve solu, Amerikan karşıtlığında buluşmuştu. 2003 ve 2004 yılları, Ebu Garib cezaevindeki işkence görüntüleri eşliğinde, Türkiye'de Amerikan karşıtlığının yükseldiği yıllar oldu. Bugün de Türkiye'de başına çuval geçirilmişlik hissiyatı tavan yapmış durumda.
Türk milliyetçiliği Batıdan boşanırken, Türk milliyetçilerinin sokak eylemlerine destek veren, laik, Batıcı Türk seçkinleri, sokaklarda "yankee go home" diye bağırabiliyor. Acaba onlar ABD ile çatışmayı göze alırken, "bağımsız Türkiye" diye slogan atarken, Suriye veya İran ile yakınlaşmayı mı düşünüyorlar? Belki de duygularla hareket edince böyle hesaplara, ölçmeye biçmeye gerek kalmıyor. İnsanın aklına, 1886-1962 yılları arasında yaşamış olan bilge Sakallı Celal'in "Bizler Doğu'ya giden bir geminin güvertesinde Batı'ya doğru koşuyor, Batılılaştığımızı sanıyoruz" sözleri geliyor.
Son günlerde ABD'de, NATO ortaklığına rağmen, Türkiye ile olan ilişkileri, çıkmaza sokmaya eğilimli olan kesimlerin sesleri de yükselmeye başladı. Jonathan Foreman, National Review Online'da (22 Ekim 2007) ABD hükümetine, Türkiye ile olan ilişkisini yeniden gözden geçirmesi tavsiyesinde bulunuyor. ABD'nin Türkiye ile arasındaki stratejik ortaklığı, "bölgedeki en iyi dostlarımız" olarak nitelediği Kürtler ile kurulacak ortaklıklar ile ikame edebileceğine işaret ediyor. Özetle, ABD artık Türkiye'den vazgeçsin diyor.
Türkiye'nin laik, Batıcı seçkinleri ve çağdaş sivil toplum kuruluşları, bayraklı, coşkulu mitinglerde ABD karşıtlığı ve savaş çağrıları yapıyor. Hükümet ise, Kuzey Irak'a yapılacak bir operasyonun akıllıca ve ölçülüp biçilerek yapılması gerektiğini vurguluyor. Aydınlanma felsefesini tekeline alanlar duygu sellerinin önüne katılmış derinliklere doğru yuvarlanırken, aydınlanma karşıtı olarak görülenler akıl-fikirden dem vuruyor. Yoksa aydınlanmacılar romantik, romantikler de aydınlanmacı mı oldu, ne dersiniz?