Rüya, kabus, rüya

Rüya, kabus, rüya
Rüya, kabus, rüya

Sosyolog Pınar Selek, 98?den beri ?Mısır Çarşısı Davası?yla yaşıyor. Selek asılsız iddialara karşı kendini savunmaktan yorulduğunu söylüyor.

Hrant Dink cinayeti davası nasıl bir adalet çığlığıysa Pınar Selek'in davası da öyle
Haber: KARİN KARAKAŞLI / Arşivi

“Kamuoyunda ‘Mısır Çarşısı Davası’ olarak bilinen Mısır Çarşısı girişindeki bir büfede 1998 yılında meydana gelen patlama nedeniyle açılan ve 11 yıldır süren davada Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin Pınar Selek hakkındaki 36 yıl ceza verilmesi yönündeki kararına ilişkin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan itirazı reddetti.”
Pınar’ın en çok ışıldayan gözlerini görüyorum, elimde değil. Hayatta her şey yolunda giderken parıldamak marifet değil, olsa olsa koşullara uygun bir tezahür. Ama ayağının altından zemin çekilmeye çalışıldığında, ışığına kastedildiğinde toprak ve güneş bulmak, kendi toprağını, kendi güneşini yaratmak, o işte yürek ister. Yürek de en çok Pınar’ın tarifi.
Pınar’ın ışığına bir kez daha kastedildiği bir ortamda onun ışıldayan gözlerini görmek, canımı yakıyor, o da elimde değil. Yok, bırakmayacaklar. Hayatı doğalından yaşamamıza bir türlü fırsat vermeyecekler. Işığın bedelini ödetecekler.
Pınar en güzel rüyalarını uyanıkken görür, çünkü sürekli hayal kurar. Kurduğu hayaller, hakikatidir. Başka türlü bir dünya düşleyen ve o düşü için emek veren bir sosyologtur. İşi kuramda bırakmaz, hayattan damıttığı bilgi ve deneyimi yine hayata geri akıtır.
“Haberi aldığımda, yaşadığım, ailemin ve benim yaşadığımız olaylar gözümün önünde tek tek canlandı. Hepsi üstüme üstüme geldi sanki. Çok yorgun hissettim kendimi. Bir bilimkurgu filminin içine girmiş gibiyim. Hâlâ inanamıyorum. Kurtulmayı bekliyorum. Ama kurtulamıyorum. Ve film hiç bitmiyor. 12 yıldır süren bir kabusu yaşıyorum. Ama adalet mücadelemiz sürecek. Ne yazık ki daha sürecek” dedi bu son hamle üzerine. Onun kabus sözü, bana yine tersten, tüm o güzelim rüyalarını anımsattı, elimde değil.
Bu filmi görmüştüm, duygusunu itelemek de elimde değil. Hayatı antimilitarizm ve şiddet karşıtlığına adanmış Pınar Selek’ten katliam sanığı yaratmayı denediler. Tıpkı hayatını barış politikasına ve özellikle Türk-Ermeni toplumlarının diyaloğuna, ülkesinin demokratikleşme mücadelesine adamış Hrnat Dink’ten Türk düşmanı yaratmayı denedikleri gibi. Bu da benim kabusum. Birlikte kurduğun rüyaların ortasında hep o kabusa uyandırılıyorsun. Ve hatırlıyorsun zaten hiç unutmamış olduklarını: “‘Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etmek’ suçundan açılan dava sonunda, mahkeme tarafından tayin edilen bilirkişinin yazıda herhangi bir suç unsuru olmadığı yönündeki lehte raporuna karşın, Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 7 Ekim 2005 tarihli kararı ile Hrant Dink 6 ay hapis cezasına mahkum edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi kararı onadı ve böylece Hrant Dink hakkındaki hapis cezası kesinleşmiş oldu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu karara itiraz etti, ancak itirazı Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından reddedildi. Hrant Dink’in karara ilişkin açıklamaları üzerine de ‘yargıyı etkilemeye çalışmak’tan yeni bir dava açıldı...”
Hrant Dink cinayeti davası nasıl bir adalet çığlığıysa Pınar Selek’in davası da öyle. Pınar başına yıkılmaya çalışılan komployu, hapiste televizyon ekranında öğrendi. Bir kez bile doğrudan sorgulanmadığı bir davanın baş sanığı oldu. Patlamanın gaz kaçağından olduğu defalarca ispatlandı ama sosyolog olarak çıktığı yolda Pınar’ın katliam sanığına dönüştürülmesi çabası hiç bitmedi. Bomba denen şey onun ve hukuk mücadelesinin de doğrudan mücadelecisi biricik ailesinin hayatlarının orta yerinde patlatılmaya çalışıldı. Pınar yıkılmadıkça, gülümseyişini, sevgisini korudukça daha da zalimleşti oyun. İki kez beraat etti. Pınar Selek hakkındaki beraat bozulurken, tüm bu sürecin işkence altındaki ifadesine dayandırıldığı Abdülmecid Öztürk serbest.
“Kafka’nın Dava’sı gibi” diyor Pınar. “İşte o kitaptan yola çıkarak bir bilimkurgu filmi çekmişler, bizi de içine atmışlar. Gerçek değil sanki. Yorulduk hepimiz. Kendimizi asılsız suçlamalara karşı savunmaktan yorulduk.”
Sahi biz yorulmadık mı? Ergenekon sürecinin labirentlerinde dolaşmaktan ama bir türlü esasa varamamaktan, elimizde patlayan demokratikleşme paketlerinden, suratımıza çarpan Kürt açılımından, katillerini yücelten düzenden, geleceği hapiste ipotek altında tutulan TMK mağduru çocuklarımızın varlığından, ipe un serilen Türkiye-Ermenistan protokolünden, unutulmaya terk edilen AB üyeliği hayalinden yorulmadık mı? Göz göre göre öldürülen Hrant Dink’in asıl faillerinin ortalıkta olmasından ve Pınar’ın hâlâ dahli olmadığı bir davadan yargılanmasından ruhen çok ama çok yorulmadık mı? Pınar’ın bir kez bile savunma yapması, bir kez bile meram anlatmaya çalışması zuldür bu saatten sonra. Ha, o yine yapar bunları çünkü hamurunda insan sevgisi, yaşam aşkı var. Hayata, canlıya tutkun. Anlatmaya, paylaşmaya, ulaşmaya vurgun. Ama adaletin tarifi bu değil. 

Şapka değil, fili yutan boa yılanı
Hani Küçük Prens’in başında bir hikâye vardır. Anlatıcı, çocukluğuna geri döner ve düzenle ilk çatışmalarını paylaşır en saf anısında: “Altı yaşındayken Gerçek Öyküler adlı, balta girmemiş ormanlardan söz eden bir kitapta korkunç bir resim görmüştüm. Boa yılanının bir hayvanı nasıl yuttuğunu gösteriyordu... Kitapta şunlar yazılıydı: ‘Boa yılanı avını bütün halinde çiğnemeden yutar. Ondan sonra hiçbir yere kımıldamaz ve altı ay süren sindirimi boyunca uyur.’ Balta girmemiş ormanlar üzerine uzun uzun düşündüm bunları okuyunca. Sonra da biraz çaba ve renkli kalemle resmimi yaptım... Sanat yapıtımı büyüklere gösterdim. Korkup korkmadıklarını sordum. ‘Korkmak mı?’ dediler. ‘Şapkadan mı?’ İyi ama, şapka resmi yapmamıştım ki ben. Fili yutmuş olan bir boa yılanı resmi yapmıştım. Ama büyükler anlamadığı için onlara bir resim daha yaptım. Büyükler açık seçik görüp anlasınlar diye fili yutmuş olan yılanın içini çizdim. Şu büyüklere her şeyi tek tek açıklamak gerekir hep...” Pınar da tıpkı Hrant gibi fili yutan boa yılanını çizdi aslında. Görülmek istenmeyenleri gösteriverdi. Yürek diliyle konuştu, ikna etti, birbirine kutuplaştırılanları birbirinin dinleyeni kıldı. Fili yutan boa yılanını görüveren Küçük Prenslere ilham verdi. Kabuslara uyandırıldıkça yeni rüyalara daldı inadına. Küçük Prens’le dost olan tilkinin sözleriyle yaşadı: “İnsan yalnız yüreğiyle görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez... Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır... Sen gülünden sorumlusun.” Ben Pınar’dan sorumluyum. Ya siz?