Sağın akıl hocası

Pazartesi (10 Eyül 2007) gününün Vakit'i, "Radikal'den Necip Fazıl Cehaleti" başlıklı bir haber yapmıştı. Haber, Seyfi Öngider'in "Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet'in çocukları" başlıklı yazısında Necip Fazıl için kullandığı "İslâmcı faşist" ifadesini "cehalet örneği" olarak tanımlıyor. Vakit'in...
Haber: YÜKSEL IŞIK / Arşivi

Pazartesi (10 Eyül 2007) gününün Vakit'i, "Radikal'den Necip Fazıl Cehaleti" başlıklı bir haber yapmıştı. Haber, Seyfi Öngider'in "Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet'in çocukları" başlıklı yazısında Necip Fazıl için kullandığı "İslâmcı faşist" ifadesini "cehalet örneği" olarak tanımlıyor. Vakit'in "cehalet" iddiası, Mustafa Miyasoğlu adında İslamcı bir yazarın, "Onun karşısında durduğu bir ideolojiyi ona mal edebilmek için cahil olmak lazım" görüşleriyle de destekleniyor.
Öncelikle, dikkatleri adaba ilişkin tartışmaya çekmem gerekiyor. Yazının konusu olmayan öznelere ilişkin tartışmalı ifadeleri kullanmak pek doğru gelmiyor. Bu açıdan Öngider'in, Gül'ü eksen alan makalesini güçlü hale getirmek için Necip Fazıl'a "İslamcı faşist" ön eklemesi yapmak, yazısındaki kurguya gölge düşürüyor. Hoşuna gitmeyeni hedef tahtasına koymayı gazetecilik sayan Vakit ise Öngider'in bu atfını saldırgan bir üslupla haberleştiriyor. Vakit'in, "yaptığı Darwinist yayınlarla sık sık eleştirilen Radikal" ifadesini kullanmasıysa, tartışmanın ötesinde bir adap meselesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu söylemiyle Radikal'in ekinde çıkan yazıların kıymetsiz(!) ve de taraflı(!) olduğu intibaını uyandırmayı hedefliyor. Böylece, esas olarak, muarızını susturmayı hedeflediğini saklama gereği bile duymuyor.
Akıl hocası
Şimdi Vakit'in tepki gösterdiği "İslamcı faşist" tanımlamasının yerli yerinde olup olmadığına bakabiliriz. Necip Fazıl, Adnan Menderes'ten Celal Bayar'a, Süleyman Demirel'den Turgut Özal'a, Necmettin Erbakan'dan Alparslan Türkeş'e kadar çok çeşitli sağcı siyasetçilere ilişkin beklentileri olan, onları etkilemek için türlü sistematik çabalar içine giren biri olarak biliniyor. Örneğin Adnan Menderes'ten günlük çıkartacağı Büyük Doğu Gazetesi için yardım istiyor, Menderes'in desteğini alıyor. Gazetenin amacını da, "sadece Menderes'i tutmak, onu partisi içinde ve dışındaki düşmanlarına karşı müdafaa etmek..." olarak açıklıyor. Menderes idam edildiğindeyse ona vefasını "Zeybeğim; dünyayı aldın götürdün!/Bir öldün de beni binbir öldürdün!" dizelerinin de yer aldığı "Zeybeğin Ölümü" şiiriyle gösteriyor. İş Bankası ve Sümerbank gibi bankalardan talimatla reklam almasını sağlayan Celal Bayar'a olan bağlılığını da, politik duruşundaki farklılığını dile getirirken, özenle belirtiyor. Okuduğunuzda, kaderine isyan eden bir hal sezebiliyorsunuz.
Necip Fazıl, Erbakan ile çalışmak istiyor ancak Milli Nizam kurulurken kendisini aldatmasını asla affetmiyor ve ona "Büyük Doğu idealinin düşük çocuğu" yakıştırması yapıyor. Bütün bu sağcı politikacılar içinde, "mason" olarak tanımladığı Demirel'den nefretini hiç gizlemiyor. Turgut Özal'a ise ANAP'ın kuruluş sürecinde tam bir danışmanlık yapıyor. Özal'a akıl verirken, "Mukaddes gayeye erişmek için... her yola başvurma(nın) mubah ve hatta emir olduğuna" dikkat çekerek, ABD ile işbirliği yapmasını ve İslam dünyasıyla "Amerikalıları ve Sovyetleri gocundurmayacak" şekilde işbirliği yapmasını öneriyor.
Necip Fazıl, asıl teveccühünü Alparslan Türkeş'e gösteriyor. Türkeş'i, 1977 seçimleri öncesinde yayınladığı, "Türk Milletine Beyanname" nedeniyle "24 ayar altın" olarak tarif ediyor. Bildiri sonrasında Necip Fazıl da, bir bildiri yayınlayarak, "Bugünden itibaren MHP, nazarımda bambaşka bir mâna ve hüviyet sahibidir" ifadesini kullanıyor. Türkeş için, "Kendine göre bir plân ve strateji sahibi olduğu hissini verdi ve bilhassa en mühim eseri olarak, ruhun fikri kuvvetinden ziyade adale ve hareket gücüne bağlı bir gençlik örgütleştirmeyi bildi" ifadesini övgüyle kullanıyor.
Güce tapan bir İslamcı
Kendisini hep bir İslamcı fikir adamı olarak takdim ediyor ancak, "ülkücü" hareketin "adale kuvveti"ni fena halde önemsediğini gizlemiyor. Öngider'in MTTB'li Gül'ün önünü açan sürecin özeleştirisini kimden istediğini çok anlamamış olsam da, "Demokrat Parti döneminde, meydanlarda Büyük Doğu aleyhinde mitingler tertip ettirilen iki gençlik kuruluşundan biri olan MTTB" tarafından, '70'li yıllarda ödüllendirerek, kendisine tarihsel bir özeleştiri verildiği anlaşılıyor. Her fırsatta "Allah'a itaat etmeyene itaat edilmez" tezini işleyen Necip Fazıl'ın, aynı zamanda, örneğin, 1940'lı yılların CHP'sinin açtığı yarışmalara katılmaktan da geri durmadığı da görülüyor.
'70'li yıllarını, "motor ve adale kuvveti olarak" gördüğü ülkücülerle, "beyin ve kalb merkezi" diye nitelediği MTTB'nin birleşmeleri için çabalamakla geçiriyor. Muhtemelen aklında, tıpkı Müslüman Kardeşler Örgütü'nün Mısır'da başvurduğu işçi ve emekçi hareketini sindirme yöntemini kullanmak geçiyor ve bu "adale kuvveti"ni Türkeş'in "ülkücüler"inde gördüğü için hayranlık ifadesinde bonkör davranıyor. Özal'a akıl verirken de, Türkeş'e olan hayranlığını dile getirirken de, aklında, günün birinde kurulacak "Şeriat" esaslı İslam devletinin hayalinden vazgeçmediği anlaşılıyor.
Necip Fazıl, reform yılları kabul edilen 1930'larda, savaş yıkımının yaşandığı 1940'larda ve çok övdüğü Menderes dönemi de dahil olmak üzere her dönem yargılanıyor. "Dini amaçlı devlet" kurmaktan, "Türklüğe hakaret"e kadar çok çeşitli suçlamalarla yargılanıyor. Türklüğe hakaretten yargılanmayı aşağılama kabul ediyor ve İslamcılık suçlamasına, "İslami nizamı propaganda ettiğimizi söylüyorlar! Şüphe mi var? Biz yalnız bu işi yapmıyor, bu işi yapmak için yaşıyoruz" şeklinde politik bir yanıt veriyor.
Necip Fazıl'ın İslamcılığında otoriter-totaliter bir hava bulunuyor. İslamcılığın politika diline tercümesinin de, Hasan El Benna'dan Ebu'l Ala Mevdudi'ye, Fethi Yeken'den Seyyid Kutub'a kadar genellikle bu mantalite üzerinden yapıldığı biliniyor. Necip Fazıl'ın Türkeş'e hayranlığı da onun İslamcılığının çerçevesini çiziyor. Nihayetinde İBDA-C üzerinden "Büyük Doğu" hülyası kurmayı sürdüren öğrencilerinin bir bölümü de bu yöntemleri yüceltiyor. Gene de, otoriter totaliter zihni yapısından hareket ederek, ona faşist demek zor görünüyor. Hele hele 12 Eylül gibi bir rejime bile faşizm adlandırmasını çok gören Öngider'in, Necip Fazıl'a İslamcı tanımlamasını az görüp yanına da "faşist"i eklemesi, gereksiz gibi duruyor.