Şair roman yazınca

Bir şair hangi amaçla roman yazar? Hele Lale Müldür gibi her istediği şeyi şiirine sokup çıkaran bir şair? Haber: AHMET GÜNTAN / Arşivi

Bir şair hangi amaçla roman yazar? Hele Lale Müldür gibi her istediği şeyi şiirine sokup çıkaran bir şair?
Bu kitabın kendine verdiği bir görev var: Lale Müldür'ün deyişiyle
'modernist mutsuz bilinç perspektifleri'ni aynen -olduğu gibi kopyalayan- aktaran bir metin kurmak, 'Bizansiyya denilen sosyal yıkımı' anlatmak. Sosyal bir yıkımı kurgulamak bence en çok şiire yakışırdı ama Lale Müldür belki aynen -olduğu gibi kopyalamayı- aktarmayı şiirden çok romana yakıştırmıştır.
Bence bu dediğin görev de şaire daha çok yakışıyor, 'aktaran', kopyaları birbirine 'yapıştıran' bir romancı değil de şair olunca ortaya çıkan şey daha 'gerçekçi' oluyor. Şaire 'gerçekçilerin gerçekçisi' diyordun...
Biliyorum şiir yazan gençlere "Romana geç... Romana geç..." denilen bir günde yaşıyoruz. Romanın çağı daha iyi yakaladığı düşünüldüğü için. Ters olacak ama günümüzde yazılan romanı gerçekçi bulmuyorum, duyum yitiminin (Virilio) tam göbeğinde buluyorum romanı, gerçekçiliğe de büyük ihtiyaç duyuyorum. Bizansiyya uzun bir şiir olarak da okunabilir. Benim şairlere ihtiyacım var, ben öyle okudum, romanda iki şair buldum. Romanı 'içinde dolanarak anlatan', notları, günlükleri, yemek tariflerini toplayan şair Lale Müldür. Romanı 'dışarıdan derleyen toparlayan' şair Lale Müldür.
Sence gerçekçiliği hangisi sağlıyor?
Birinci şair (anlatıcı) Lale Müldür bu malzemeyi aslında 10 yıl topladı, sonra ikinci şair (ortaya çıkaran) Lale Müldür romanı daha kısa bir zamanda 'meydana getirdi'. Birincisi romana giren malzemenin tekilliğinin peşinde 10 yıl koştu, diğeri de sonra oturdu ötekillikleri çözen benzerliklerin öne çıkmasını sağladı, ikisi de şair. İlki Bizansiyya'yı yaşarken anlatıyor, ikincisi ise parçalı yaşantıların elinden tutarak gerçekliği kuruyor. Böylece roman hem dışarıdan hem içeriden denetleniyor. Ben ikinci şairin yaptığı işin çok önemli olduğunu, Bizansiyya'yı bunun gerçekçi kıldığını düşünüyorum.
Kitapta bir cümle var, o cümle bu romanın tekniğini özetliyor: "Vahyin dikişsiz elbisesi". Gerçekçiliği biraz açar mısın?
- "Galileyen ve Kartezyen ışıkla spritüel ışığın birleştiği olanaksız noktanın aranışı", bu da var. Yeats'in bir risalesinin ('A Packet for Ezra Pound') başında Pound'la bir konuşmasını anlatıyor. Pound Yeats'e yüzüncü kantoyu bitirdiğinde kantoların toplamından bir Bach fügünün yapısı çıkacağını söylüyor: 'Bir olay örgüsü olmayacak, olayların bir kroniği olmayacak, söylem mantığı olmayacak'. Yeats devamla şöyle yazıyor: [Balzac'ın hikâyesi] Bitmeyen 'Şaheser'de [Le Chef d'oeuvre Inconnu] [ressam] 'Porbus'un [genç ressam arkadaşı] 'Nicholas Poussin'e sözünü ettiği o resmi [hikâyedeki ressam Frenhoffer'in resmi] 'yapmayı deniyordu, o resimde her şey kenar çizgileri ve konturlar olmadan (ki bunlar aklın uzlaşımlarıdır), renk lekeleri ve gölgeler ile zamanımızın sanatının özelliklerini (Cézanne'ın resimlerinde olduğu gibi) taşıyan bir eser elde etme arasında yuvarlanıp itilip durur'. Yeats burada bir dipnot açıp Wyndham Lewis'in (Pound'un Girdapçılık ve Blast arkadaşı) 'Eğer aklın form ve kategorilerini reddedersek geriye duyumdan, 'ebedi akış'tan başka bir şey kalmaz' deyişini anıyor.
Bitmeyen Şaheser'i [Le Chef d'oeuvre Inconnu] kısaca bir anlatmak lazım: Picasso'nun çok sevdiği bu hikâyede büyük ressam Frenhoffer 10 yıl boyunca bir sevgiliye bağlanır gibi bağlanarak çalıştığı bir tablodan söz etmektedir, tablo mükemmel olacaktır, öğrencisi saydığı ressam Porbus ve Porbus hayranı genç ressam Nicolas Poussine sonunda bu şaheseri görme izni alırlar, gördükleri değişik renklerin karmakarışık bir yığınından ibarettir. Yani imkansız bir mükemmelliğin rüyası, eserin kendisini mahveder.
İşte bu nedenle 10 yıl boyunca yazılmış-derlenmiş malzemenin toparlanmasından çok, o malzemeyi alıp ebedi akıştan (eternal flux) koparan Lale Müldür'ü Bizansiyya'nın gerçekçiliğini kuran 'merci' olarak görüyorum. Bizansiyya iddiasını gerçekleştirmiş bir metin, sanıyorum bu gücünü de Lale Müldür'ün şairliğinden alıyor, onun muğlak alanlarda çok uzun yıllar dolaşarak edindiği deneyimden.
Muğlağı ayakta tutmayı bir şairden daha iyi kim bilir? Başka bir şair, Pasolini de 'opus magnumu' saydığı ve 10 yılını alacağını düşündüğü bir romana ('Petrolio') başlar, üç yıl çalıştıktan sonra öldürülür, roman zamanının bir ansiklopedisi olarak tasarlanıyordu, gerçek fragmanlar, kriptik mesajlar, anlatı parçalarından oluşuyordu.
Pasolini bu romanla ilgili Moravia'ya yazdığı gönderilmemiş mektubunda romanın 'okuyucunun muhayyilesinde çalışabilen bir anlatı makinesi' olduğunu söylüyordu, birleştirici okur aynı zamanda artık hikâyenin kahramanıydı da. Bunlar, yani romana verilen bu görevler tabii dile apayrı bir bakış gerektiriyor, şairin bakışını. Gerçekliğin yeniden kurulabilmesi için koyulan modern iddialar için yalnızca iyi bir anlatıcı olmak yetmiyor, şiirin alanını bilmek şart. Yoksa o 'dikişsiz elbise' nasıl yapılacak?
Tam bu noktada akla gelen bir iddia var, bugünlerde deniliyor ki Türkiye'de şiir öncü yenilenme, yol açma görevini ihmal etmiş, şairler tıkanıklığı açmak için bir şey yapmıyormuş, o yüzden Türk öykücülüğü bu değişime öncülük ediyormuş.
Tersine şunu söyleyebilirim: Anlatı boyun eğmiştir. Roman romancılara o kadar yetmiyor ki siyasi düşüncelerini romanlarında değil demeçlerinde okuyoruz. Şiir ise kaynıyor. Son 30 yılda dünyanın geçirdiği değişimi en derin tartışan, son beş yıldır yine şiir olmuştur. Lale Müldür'ün bu romanı şairlerin beş taş oynamadığını gösteriyor, şairler araştırıyor.
Bu romandan sonra, birisi bir Lale Müldür Sözlüğü yazsa ne iyi olur diye düşündün mü?
O da işte kurulan anlatı makinesinin nasıl harıl harıl çalıştığını gösterir.
Lale Müldür/Bizansiyya/Yapı Kredi Yayınları/163 s.