Sakinler değil, yönetimler duyarsız

Resmi rakamlara göre 3,890 hemşerimiz can verdi depremde. 30 bin bina yıkıldı ya da hasarlandı. Altyapı felç. Evler evlere yıkılmış, karışmış. Ne denir? Deprem bu. Ancak depremin travmasından kurtulmadan yeni travmalara uğradık.
Haber: NECATİ MERT / Arşivi

Resmi rakamlara göre 3,890 hemşerimiz can verdi depremde. 30 bin bina yıkıldı ya da hasarlandı. Altyapı felç. Evler evlere yıkılmış, karışmış. Ne denir? Deprem bu. Ancak depremin travmasından kurtulmadan yeni travmalara uğradık. Altyapının yenilenmesi dört yıl sürdü. De ufak yağmurlarda bile kavşakları sular basıyor bugün. Taşkınlar oluyor. Yıkımı hep ertelenmiş 2,700 ağır hasarlı bina var hâlâ. Depremden orta hasarla çıkmış 15-20 bin binadan da 4,600'ü hiç güçlendirilmeden durup duruyor. Buralarda oturuluyor. Güçlendirilenlerin de risksiz oldukları söylenemez. Şöyle ki iki kattan yüksek bina yapılamıyor artık. Yasak. Bu doğru bir kararsa eğer, söz konusu binalar çok katlı olduklarından risklidir, risksiz değillerse en azından hukuken sorunlular. Hatta hiç hasarsız bilinen çok katlı binalar da. Mahalle yok Adapazarı'nda. Evlerden sokağa, sokaklardan çarşılara açılan o eski şehir sosyolojisi yerlebir. Onun yerinde ticarethaneler, mağazalar, alışveriş merkezleri vs. piyasanın envai çeşidi var şimdi.
Katlanılır mı bunlara?
Depremin birinci yılında Bulvar'daki serbest kürsüde diyeceklerini en güzel şekilde dedi Adapazarlılar. Gecenin ayrıntısı yazıldı, yayımlandı. İsteyene gönderirim. Öyle ki şehir konuştu hep, neler istediklerini söyledi, yöneticilerin söyleyecek hiçbir şeyleri yoktu, onları da konuşturmadı. Ne vali mikrofonu alabildi o gece eline, ne belediye başkanı, ne ilin milletvekilleri. Müthiş bir geceydi. Şehrimle iftihar ettim.
Öyle bir gece bir daha olmadı.
Depremin iki yıl önceki yıldönümünde, aralarında benim de bulunduğum "Şehir Sakinleri" sokağa çıktık. Altı yıldır yaşananları bir basın açıklamasıyla protesto ettik. Arkasından çarşı çarşı, sokak sokak, dükkân dükkân gezerek bildiri dağıttık. Ya gece? Gece de şehrin en piyasalı iki gezisinde, iki kez ellerimizde ekmekler ve el fenerleriyle gidip geldik. Ayrıca bildiriyi sesli okuduk, her paragrafın sonunda da var gücümüzle seslendik: "Sesimizi duyan var mı?" Güne taş çatlasa 50 kişiyle çıkmıştık, geceyi de o kadar kişiyle bitirdik.
Adapazarı'nda SASTOP diye bir grup var: Açılımı, Sakarya Sivil Toplum Örgütleri Platformu. Başkanları siyah plakalı makam arabalı örgütler de var içlerinde, uzman meslek odaları da, hemşeri dernekleri de. Bir keresinde davet ettiler, nezaketen katıldım, o gece gördüm ki Büyükşehir ve Merkez Belediyelerin temsilcileri de aralarındaydı. Valilik'ten de bir temsilci vardı. Hatta Tugay'dan da bir binbaşı.
Hasarlı binalarla, başıboş köpeklerle, kültür ve sanatla ilgili çalışmaları oldu SASTOP'un. Ancak yönetimlerle böylesine iç içe girmiş güya sivil örgütlerin çalışmaları bence nafiledir. Destek bulmaz. Nitekim depremin sekizinci yılında basın açıklaması yapmaya, gece de yürüyüşe karar vermişler, ama topu topu 12 kişi katılmış. Diyorlar ki: "Emniyet izin vermediği için böyle oldu". Değil. Emniyet izin verseydi de bu kadarda kalınırdı. Ayrıca 50 kişi, 100 kişi, 500 kişi katılsaydı katılım olduğu mu söylenecekti? İl nüfusu yuvarlak hesap bir milyon, merkez ilçe nüfusu 300 bin olan bir yerde 12'nin de sözü olmaz, 120'nin de.
Lakin böyle düşünülmüyor olmalı, şu günlerde, sakinler için, "Halkımız duyarsız" lafları dolaşmaya başladı. Halk duyarsız değil. Duyarlı olduğunu depremin birinci yılında gösterdi. Büyükşehir Belediyesi, Ortaokul'a el koyduğunda, "Okulumu istiyorum" diyerek ve 10 bin imza atarak gösterdi. Uzunçarşı Kentsel Sit Alanı içindeki Atatürk Parkı'nın ticarethaneye çevrilmesi karşısında gösterdi. Gelgelelim, öylesine yenik düşürüyorlar ki!
Tehcir
Hatırlayın 1999'un 17 Ağustos öncesini. Çıkacak sosyal güvenlik yasalarına itirazı olan işçiler, memurlar ayağa kalkmış, başta Ankara olmak üzere her şehirde sendikaların gösterileri var. Pat, deprem! Devlet, yok! "Devlet nerede?" diye bağrışıyoruz. Ecevit bile iletişim kuramıyor bölgeyle. Kurulduğunda, bölgeye gelinebildiğinde şöyle bir dolaşılıyor göstermelik. Sonra? Evet, sonra? Bakınız, Mehmet Bekaroğlu ne yazıyor sonrası için: "İşçi ve memurlar, Türkiye'de çalışan nüfusun dörtte birini barındıran İstanbul, Kocaeli, Sakarya ve Bolu'da yakınlarının cenazelerini kaldırırken, gösterilerin durmuş olmasını fırsat bilen Hükümet, alelacele sosyal güvenlik yasalarını Meclis'ten geçirdi." (Siyasetin Sonu, Elips, 2007, s. 134). Ankara'sından Adapazarı'na her yerde aynı.
Sorarım: Depremle küçülen Adapazarı neden "büyükşehir" statüsüne sokuldu şipşak? Bu statü kimlere, hangi imkânları sağladı? Sakinler şehirlerinden 12 kilometre öteye neden tehcir edildi? Kimlerin depremzedeliğinden kimler depremzâde olsun diye işletildi süreç? Yine sorarım: Kentsel dönüşümcüler için deprem felaket midir, fırsat mı? Felakettir deyip üzüldüklerini söyleseler ciddiye alınmalı mıdırlar?
Şehir bunları görüyor. Biliyor. Kendisine kızıldığının da farkında. Ama iktidarları sarsacak güçle çıktığında üzerlerine panzerlerle, biber gazlarıyla gelindiğinden de haberdar. Suskunluk bundan. Duyarsızlıktan değil. Tepki mi? Tepkisini de kendince koyuyor.
Yaya geçidini kırmızı ışıkta geçen anneler vardır. Kavşaklardan verevine geçen ihtiyarlar. Üst geçitleri kullanmayan gözüpekler. Cahil midir bunlar? Deli midir? Aptal mıdır? Hayır! Bizim bildiklerimizi bilirler onlar da. Otomobil gelmektedir, çarparsa öldürecektir. Ama önlerine atılmaktan da vazgeçmezler. Böyle yapmakla otomobili insana önceleyen gidişata isyan ederler aslında. "Ama intihar bu!" diyeceksiniz. Evet, intihar. Kendini dinletememişse bir insan ve hâlâ sıkıştırılıyorsa intiharı başkaldırıdır onun.
Ağır vasıta geçerken evlerimiz sallanıyor, aldırmıyoruz. Başımızı yastığa, "Yarın enkazdan çıkarabilirler bizi" diyerek koyuyoruz. Biliyoruz toprağımızın sütlaç gibi olduğunu, bir depremle bizi silkeleyip yere vuracağını, yine de uydu kentlere gitmiyoruz.
Yönetimlere söylenmiş söz yok mu bunda? Neresi duyarsızlık bunun?
Bir duyarsızlık varsa eğer, ölmeye yatar gibi bu yatışı okuyamayanların duyarsızlığıdır bu. Sakinlerin değil, yönetimlerin.